14 Mart 2017 Salı

HİKAYELER


 Alp Otel (Hotel d’Angletterre)


Alp Oteli, Türkiye’nin İstanbul ilinin Beyoğlu ilçesinde yer alan; ancak günümüzde bulunmayan otel. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk modern otel olma niteliğini taşımaktadır. 1841′de, İstiklal Caddesi üzerindeki Kumbaracı Yokuşu’nun başındaki 463 numaralı binada, Hôtel d’Angleterre (Fransızca: İngiltere Oteli) adıyla açıldı. 19. yüzyılla birlikte pansiyon tipi odalarda hizmet vermeye başladı. Sonraki yıllarda Hôtel Royal, Hôtel Missirie ve son olarak da Alp Oteli adını aldı. 1970′lerde bina yıkıldı. Günümüzde ise bu alanda boş bir arsa ile otopark bulunmaktadır.

Alp Oteli moda deyim ile Ortadoğu’nun ve Balkanlar’ın ilk oteli idi. Hotel d’Angletterre adıyla 1841 yılında açılmıştı. Otel 40-50 yıl İstanbul’un en iyi konaklama tesisi olarak kalmış, adı bir süre Hotel Mıssiri bir süre Hotel Royal olmuş, Cumhuriyetle beraber her şeyin Türkleşmesi gerekince bir Orta Asya adı takınarak Alp Oteli olmuş. Otelin sahipleri binayı bir petrol şirketine satmış, şirkette bir gün tarihi eser sayılır düşüncesiyle midir bilinmez, binayı yıktırmış. Otelin yeri halen boş bir arsa ve otopark olarak işletilmektedir.


--------------------------------------------------------------------------------

Darülbedayi


Darülbedayi, Türkiye’de Batılı anlamda tiyatronun gelişmesinde önemli bir değişimi sağlayan, Osmanlıdaki ilk konservatuvar kurumudur. 1914′te İstanbul Şehremini Belediye Başkanı Operatör Dr. Cemil (Topuzlu) Paşa kentin medenileşmesi için birçok yenilik yapmaya karar verir. Hayata geçen projeleri arasında Batılı anlamda bir müzik ve tiyatro konservatuvarı kurmak vardır. Bu iş için belediye meclisinden o dönem için oldukça büyük para olan 3000 lira ödenek ayırdı. Bu önemli projeye Darülbedayi-i Osmani adını veren Cemil Paşa bu işi gerçekleştirmek için Reşat Rıdvan bey’in de önerisiyle Paris’ten çok önemli bir tiyato yönetmeni ve yöneticisi Andre Antoine’ı İstanbul’a davet etti. Şehzadebaşı’nda bulunan vilayete ait Letafet Apartmanı bu konservatuvar için tahsisi edildi.

Müzik ve tiyatro için eğitim verecek olan bu okula Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem (Bolayır), “konservatuvar” sözü yerine “Darülbedayi” adının verilmesini önerdi ve kabul edildi. Tiyatro Bölümü için kıraat (okuma), telaffuz (söyleyiş), tecvid (tonlama), Aruz, edebiyat tarihi, haile (trajedi), drama, mudhike (komedi), raks (dans), adab-ı muaşeret (görgü), eskrim gibi dersler kondu. Kısa bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması nedeniyle ülkesine dönen Antoine’ın yerini Reşat Rıdvan ve Muhsin Ertuğrul başkanlığında bir ekip aldı.

Cemil Topuzlu’dan sonra İstanbul Şehremini belediye başkanı olan İsmet bey Darülbedayi’nin yönetmeliklerini hazırlamada önemli gelişmeler kaydetti. 1916′da bu okulun halka açık ilk oyunu bir adaptasyon olan “Çürük Temel” 20 Ocak 1916′da Asker Ailelerine Yardım Cemiyeti yararına ilk kez oynandı. Türk ve Dünya Oyun yazarlarından birçok oyunu oyunun oynandığı Darülbedayi 1934 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları adını aldı. Günümüze dek Türkiye’nin en köklü tiyatro kurumu olarak başarılı çalışmaları devam etmektedir.

Konservatuar açılış törenleri hazırlıkları sürerken bu arada Birinci Dünya Savaşı koptu. Bu durum karşısında Andre Antoine, memleketine dönmek zorunda kalınca, bu iş de böylece yarım kalmıştır. Savaş sırasında, Dârülbedayi sanatçıları, asker ailelerine yardım cemiyeti yararına Hüseyin Suat’ın adapte ettiği “Çürük Temel” adlı oyunu sahneleyerek halka sunmuşlardır. Bundan sonra, Halit Fahri Ozansoy’un “Baykuş” adlı manzum oyunu, arkasından Halit Ziya Uşaklıgil’in Aleksandr Dumas Fils’den dilimize çevirdiği “Fûruzan” oyunu ile Manir Nigar’ın uygulamasi “Kayseri Gülleri” oyunları sahneye konmuştur. Savaş sonrasında oyunlara devam edilmiştir.

1927 yilinda Dârülbedayi adinda bir dergi çıkarılmıştır. Bu dergi 1935 yılından sonra Türk Tiyatrosu adını almıştır. Günümüzde de Şehir Tiyatrosu organı olarak yayını sürdürmektedir. Dârülbedayi 1931-1932 mevsim döneminde Belediye Meclisinin genel kararıyla Şehir Tiyatrosu olarak adını değiştirmiş ve yeni bir tüzükle Şehir Tiyatrosu, İstanbul Belediyesine bağlanmıştır.

-------------------------------------------------------------------------------

Babıali Yangınları

1740 yangını: Bu yangın, sadrazam Mehmed Paşanın devrinde vuku bulmuştur. Harem ağalarının oturdukları kısımda başlayan yangın, kısa bir sürede binayı sarmış, havanın rüzgârlı olması yüzünden arz odası, hasır odası ve bitişik daireler tamamen yok olmuştur. Devrin padişahı Sultan Birinci Mahmud, söndürme çalışmalarına bizzat nezaret etmiştir. Ancak kısmen kurtarılan kısımlar da, birkaç gün sonra çıkan bir yangınla kül olmuştur.
1755 yangını: Silahdar Tevkii Ali Paşanın sadrazamlığı sırasında meydana gelen yangın esnasında, Babıali binası da tamamen yanmıştır. Demirkapı semtinde çıkan yangın, kısa bir sürede bütün semti sarmış ve yangında ev eşyalarını kurtaranlar, mallarını Sultan Üçüncü Osman’ın emriyle Gülhane Parkına koymuşlardır. Babıali binası inşa edilinceye kadar, işler Esma Sultan’ın Kadırga semtindeki konağına nakledilmiştir.

1808 yangını: Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’ya karşı ayaklanan yeniçerilerin, kasten çıkardıkları yangındır. 1808 yangınında da tamamen kül olan Babıali’nin, bir sene sonra yeniden inşasına başlanmış, bilahare binanın tamamlanmasıyla buraya taşınılmıştır.

1826 yangını: Büyük Hocapaşa yangını sırasında Babıali de yanmıştır. 36 saat süren bu yangın esnasında, Babıali, Çifte Saraylar, Büyük Çarşı semtlerinde sayısız bina kül olmuştur. Babıali dairesi, yangın neticesi geçici olarak Şeyhülislamın dairesine taşınmıştır. Babıali, tekrar, 1828’de yeniden inşa edilen binasında hizmet vermeye başlamıştır.

1839 yangını: Dahiliye dairesi ahırlarından çıkan yangın, binayı tamamen kül etmiştir. Devlet işlerinin gecikmesini önlemek için, memurlar, önce Necip Efendi Konağına, oradan da Defterdarlık binasına taşındılar. 1844’te inşaatı bitince merasimle açıldı ve çalışmalar kârgir olarak yapılan binada devam etti.

1878 yangını: Rivayete göre yangın, odacıların ihmali neticesi Şura-yı Devlet Dairesinde çıkmış ve altı saat devam etmiştir. Ahkam-ı Adliye Dairesi, Dahiliye ve Hariciye nezaretleri tamamen kül olmuştur. Sadrazamlık Dairesi ise büyük gayret sonucu kurtarılabilmiştir.

1911 yangını: Sabaha karşı çıkan bu yangında, Sadrazamlık ile Hariciye Nezareti daireleri kurtulmuştur. Şura-yı Devlet, Dahiliye Nezareti, Mektubcu, Teşrifatçı, Beylikçi, Sadaret Kalemi daireleri ile Vakanüvis daireleri tamamen yanmıştır.

Çeşitli tarihlerde kısmen veya tamamen olmak üzere vuku bulan Babıali yangınları sırasında, evrak ve vesikalara hiçbir şey olmaması, Osmanlı Devleti’nin mükemmel işleyen bir arşiv teşkilatı olduğunu göstermektedir. Babıali hazine-i evrakı, orada özel olarak yapılmış mahzene konur, her gün o evraktan lazım olanlar kalem dairelerine getirilir ve işi bitsin bitmesin, akşamları tekrar mahzene konur, sabahları yine getirilirdi. Bazen bu hususa riayet edilmemesi yüzünden, Babıali yangınlarında odalarda bulunup mahzene konmayan evrakların yandığı görülmüştür.


-------------------------------------------------------------------------


İstanbul'un Fethi




İstanbul, iki derya arasına kurulmuş, her sengi Acem mülküne değer efsane bir şehir. 324 yılında Büyük Konstantin tarafından kurulduğunda Roma İmparatorluğu’nun başkentiydi. 1453 yılına gelindiğinde ise Bizans’ın elinde kalan son topraklar buradan ibaretti.
11 asır boyunca pek çok sefer düzenlendi İstanbul üstüne. Ama kimse onun araları kırmızı tuğlalı taş duvarlarını aşamadı. Sonunda ‘feth-i mübîn’, 21 yaşında bir Osmanoğluna nasip oldu. “Ya ben Bizans’ı alırım ya Bizans beni.” diyen Fatih Sultan Mehmed, kendi icadı toplarla sadece İstanbul surlarında değil, idarecileri o tarihe kadar yıkılamaz sanılan yüksek duvarlı şatoların arkasına gizlenmiş Ortaçağ’ın; karanlık bedeninde de gedikler açıyordu. İstanbul, çeşitli milletler tarafından birçok defalar kuşatılmıştı. Hazreti Peygamber’in (sas) “İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ne güzel hükümdâr ve onun askerleri ne güzel askerlerdir.” müjdesinden etkilenen Müslümanlar da Hz. Osman (ra) devrinden itibaren şehri çeşitli kereler muhasara ettiler. Fakat bu müjde 21 yaşındaki Fatih Sultan Mehmed’e nasip oldu. Efsane haline gelen surların aşılması için o döneme kadar görülmemiş teknikler ve silahlar kullanılmıştı. Bu, yeni bir çağın başlangıcı demekti.

TÜRK VE BİZANS GÜÇ DENGESİ

Bizans ordusunda 5 bini paralı olmak üzere 9 bin asker vardı. Buna karşılık Osmanlı ordusu için değişik kaynaklarda 100 bin ile 500 bin arasında farklı rakamlar veriliyor. Bizans ordusunda küçük çaplı topların yanı sıra mancınık, ok, tüfek, mızrak, sapan, arpalet ve espiyale denen zırh delici silahlar ve suda bile sönmeyen Grek ateşi mevcuttu. Türklerde ise dönemin en modern silahları kullanılıyordu. Çeşitli büyüklüklerde 300 adet top ve Fatih’in icadı olan havan topları ve hareketli kuleler vardı.




İSTANBUL SURLARI

İstanbul’un o döneme kadar fethedilemeyen efsanevi bir şehir olmasının en büyük sebebi çevresini kuşatan surlardı. O dönemde başka hiçbir yerde bu kadar sağlam savunma sistemi bulunmamaktaydı. Uzunluk bakımından erişilmez olmasına rağmen Çin Seddi bile savunma açısından İstanbul surlarının yanına yaklaşamıyordu. Karada 6.492 m., Marmara ve Haliç kıyılarında 820 m. uzunluğundaki surlar birkaç kademeden oluşurdu. En önde Bizans’ın mobil kuvvetleri savunur, arkasında 7 m. genişlik ve derinliğindeki su ile dolu hendekler bulunurdu. Bunların arkasında mızraklı askerlerin beklediği savunma mazgalları vardı. Savunma mazgalları geçildiği takdirde 5-7 m. yüksekliğindeki orta surlara gelinirdi. Osmanlı ordusu orta surlar önünde çok sayıda şehit vermişti. En arkada ise 12-13 m. yükseklikte asıl surlar bulunurdu. Asıl surların üzerinde bekleyen askerler hiçbir canlının sur dibine yaklaşmasına izin vermezdi.

1- RUMELİ HİSARI
İnşasına 1452’de başlanan hisar dört ay içerisinde tamamlandı. Boğazın en dar yerinde ve Anadolu Hisarı’nın karşısındadır. 30 metre yüksekliğinde 3 kulesi vardır.

2- DONANMA
Fatih’in Gelibolu’da 400 gemi hazırlattığı ve içlerine kürekçilerle 20 bin kadar asker koyduğu kaydedilir.


3- BÜYÜK TOPLAR
Yapımı 3 ay süren Şahi adlı topun çevresi 2,5 metre, güllelerin ağırlığı 600 kilo idi. Elli çift öküzle çekilir, dengesinin sağlanması için iki tarafında 200 kişi bulunurdu. Gülleleri 1200 metreye kadar fırlatabiliyordu.





FATİH ve FETİH KRONOLOJİSİ

30 Mart 1432- II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) doğdu.
1434- Edirne’de II. Murad tarafından Muradiye Camii yaptırıldı.
1444- II. Murat tahttan çekildi, II. Mehmed tahta çıktı ve Varna zaferi kazanıldı.
1445- II. Mehmed tahttan çekildi ve II. Murad ikinci defa tahta çıktı.
1447- Edirne’de II. Murad tarafından Üç Şerefeli Camii yaptırıldı.
1448- II. Kosova Zaferi kazanıldı.1451 II. Murad öldü ve II. Mehmed ikinci defa tahta geçti.
18 Şubat 1451- Babası Sultan İkinci Murad Han’ın ölümü üzerine Fatih Sultan Mehmet Han, ikinci defa Osmanlı tahtına oturdu.
5 Nisan 1453- Fatih Sultan Mehmet’in donanması İstanbul sularına girdi.
17 Nisan 1453- Fatih Sultan Mehmet, İstanbul adalarını fethetti.
29 Mayıs 1453- İstanbul, Osmanlılar tarafından fethedildi. Sultan İkinci Mehmet, ‘Fatih’ unvanını aldı.
1459- Ayasofya, camiye çevrildi.
1460- Mora ele geçirildi.
1461- Trabzon Rum İmparatorluğu sona erdi.
1461- Candaroğulları Osmanlı’ya katıldı.
1463- Osmanlı-Venedik Savaşı başladı.
1466- II. Mehmed, Arnavut seferine çıktı.
1468- Karamanoğulları, Osmanlı Devleti’ne katıldı.
1468- II. Mehmed tarafından İstanbul’da Topkapı Sarayı tesis edildi.
1470- İstanbul’da Fatih Külliyesi inşaa edildi.
1470- Eğriboz alındı.
1471- Fatih Külliyesi açıldı.
1472- Topkapı Sarayı inşa edildi.
1473- Osmanlı Akkoyunlu mücadelesi sonucu Otlukbeli Savaşı kazanıldı.
1475- Kırım Osmanlı tabiiyetine girdi.
1476- Boğdan Seferi zaferle sonuçlandı.
1478- Fatih tarafından ilk altın para bastırıldı.
1479- Osmanlı-Venedik barışıyla beraber Fatih, Venedikliler’e Trabzon ve Kefe’de ticaret yapma hakkı tanıyan ahidname verdi.
1480- Otranto’ya çıkıldı ve başarısız Rodos kuşatması gerçekleşti.
1480- Kadıaskerlik Rumeli ve Anadolu olarak ikiye ayrıldı.
1481- II. Mehmed vefat etti ve II. Bayezid tahta çıktı.

------------------------------------------------------------------------------------------------


Pera Palace Hotel

“Pera tepelerinin gerisinden birdenbire beliren güneş, şehrin minareleriyle Altın Boynuz’un üzerine doğarak, insanın içini kıpkırmızı bir neşeyle dolduruyor. Uzun gece boyunca uyuklayan her şey şimdi uyanıyor…”

1800′lerin sonlarında İstanbul’a gelen Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Norveçli yazar Knut Hamsun, Pera’da uyandığı bir sabahı işte böyle anlatıyor… Alphonse de Lamartine’den Gérard de Nerval’e, Pierre Loti’den Theophile Gaultier’e kadar birçok batılı aydın gibi o da çağları değiştiren bu imparatorluklar kentini görmek istemişti.

19. yüzyıl başlarında gelişen teknoloji ile ulaşım imkanları artınca, dünyanın göz bebeği olan kentin büyülü kimliği, yavaş yavaş keşfedilmeye başlandı. Boğaz sırtlarındaki erguvanları, Mimar Sinan’ın eserlerini, 40 dilin konuşulduğu İstanbul sokaklarını görmeye gelen konukları rahat ettirmek için, önce mütevazı pansiyonlar açıldı.


İstanbul zamanla sadece maceraperestleri değil, daha soylu, elit bir kesimi de çekmeye başladı kendine. İşte o yıllarda, dünyaca ünlü Orient Express, doğudaki son durağı olarak İstanbul’u seçti.

Şehirde Orient Express yolcularının alışkın oldukları üst düzey standartları sunabilecek bir otel henüz yoktu. Ancak kısa süre sonra , kuruluşu için ilk çalışmaların 1892 yılında başladığı ve açılış balosunun da 1895 yılında yapıldığı Tepebaşı’ndaki Pera Palace Hotel, bu boşluğu doldurdu. Kente birçok eser kazandıran mimar Alexander Vallaury’nin tasarladığı Pera Palace Hotel, oryantalist, art nouveau ve neo-klasik tarzların bir arada kullanıldığı mimarisiyle, İstanbul’un en ihtişamlı yapılarından biri olarak başladı yaşamına.

Birçok ilkleri barındıran Pera Palace Hotel, Osmanlı sarayları dışında elektriğin verildiği, kentin karanlığını aydınlatan ilk ve tek binaydı. İlk elektrikli asansör de Pera Palace Hotel’deydi. İngiliz yazar Daniel Farson, bu asansörü şöyle anlatıyordu; “Dökme demir ve ahşaptan yapılmış dünyanın en güzel asansörüdür. Bu asansör reverans yapan bir kadın gibi yükselir. Turistler gözlerini bu müthiş sevimli ve aristokrat asansörden ayıramazlar.” Dönemin tek akar sıcak suya sahip banyoları da, Pera Palace Hotel misafirlerine sunulan bir ayrıcalıktı. İhtişamlı avizelerin aydınlattığı yüksek tavanlı geniş salonları boş kalmıyor, unutulmaz çay ve dans partilerine ev sahipliği yapıyordu.

İstanbul kent kültürünün yüz yılı aşkın süredir en değerli simgelerinden biri olan Pera Palace Hotel, II. Meşrutiyet’in ilanı, I. Dünya Savaşı, İstanbul’un işgali, Kurtuluş Savaşı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve II. Dünya Savaşı gibi, hem Türkiye’nin hem de dünyanın tarihini değiştiren birçok önemli olayın da vakur ve sessiz tanığı oldu.
1892 Pera Palace Hotel’in kuruluşu için ilk çalışmalar başlatıldı.
1895 Otelin açılış balosu yapıldı.
1896 La Compagnie Internationale des Wagons-Lits et des Grands Express Européens, kendi işletme şirketini kurarak otelin yarı mülkiyetini aldı.
1892-1914 Açılışından I. Dünya Savaşı’na kadar geçen 20 yıl, otelin en parlak dönemlerinden biri olarak tarihe geçti.
1910 Vodvil gösterileri ve paten yarışları yapılıyordu.
1917 Ulu önder Atatürk, daha sonra sık sık ziyaret edeceği Pera Palace Hotel’de ilk kez konakladı.
1923 29 Ekim tarihinde Cumhuriyet ilan edildi.
1926 İstanbul’daki ilk moda defilesi Pera Palace Hotel’de yapıldı.
1934 Agatha Christie’nin Doğu Ekspresi’nde Cinayet romanı yayınlandı. Pera Palace Hotel, romanın başlıca esin kaynakları arasındaydı.
2006 Beşiktaş Deniz ve Turizm Yatırımları Sanayi A.Ş. tarafından üst kullanım hakkı alınan Pera Palace Hotel’de tarihinin en büyük renovasyon ve restorasyon projesi başlatıldı.
2008 Restorasyon projesi başladı.
2010 Pera Palace Hotel 1 Eylül 2010 tarihinde konukları ve müdavimleriyle yeniden buluştu.




Bir kadeh viski vardı elinde, önündeyse tam ortadan katlı bir mendil, aklında binbir kelime… Orient Bar’ın koltuklarında zihninin derinliklerine dalmıştı Ernest Hemingway. Tıpkı İstanbul’da geçirdiği günlerin anısını hayatı boyunca unutmayacak olan Greta Garbo’nun odasının camından Pera’yı seyrederken rüyalara daldığı gibi… Dünyaca ünlü polisiye romanları yazarı Agatha Christie’nin hayatında kimsenin bilmediği kayıp 11 günün sırrının da, Doğu Ekspres’inde Cinayet romanını tasarladığı Pera Palace Hotel’de olduğu söylenir. 411 numaralı odasında, hatıra defterine ait olduğu söylenen bir minik anahtar bulunmuştur ne de olsa…

Pera Palace Hotel’in koridorlarında siyasetçiler, sanatçılar, yazarlar kadar, krallar, kraliçeler de yürüdü; Kral VIII. Edward, Kraliçe II. Elizabeth, Franz Joseph bu konuklardan bazılarıydı. Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar, Fahri Korutürk, Adnan Menderes, Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Adile Osmanoğlu, Refik Saydam gibi değerli isimlerin yanı sıra, Amiral Edmund Poe, Makedonya Prensi Ferdinand, Bulgaristan Kralı I. Ferdinand, Cicero, Arnavutluk Kralı Ahmet Zogo, Romanya Kralı II. Carol, Mısır Başbakanı Hamado Pasha Kral Mahmoud Abbas, Franz Von Papen, Josip Broz Tito, İran Şahı Rıza Pehlevi, İtalya Kralı Victor Emmanuel III de Pera Palace Hotel’de kaldılar.

Zsa Zsa Gabor, Greta Garbo, Sarah Bernhardt, Alfred Hitchcock, Pierre Loti, Jacqueline Kennedy Onasis, Mata Hari, Edouard Herriot, Vasa Prihoda, Ninette de Valois, Leon Trotsky, Gulbenkian, Mikis Theodorakis, Sheikh Sunusi, Josephine Baker, Eric Ambler, Joseph Brodsky, Valéry Giscard d’Estaing, Julio Iglesias, Maharani Bubiyya, Inge Meysel, Lord Kinross, Manuel Rivas Vacuna da, otelin diğer ünlü konukları arasındaydı… Her biri, alanlarında dönemin simgesi olmuş nice isimlere ev sahipliği yaptı Pera Palace Hotel.

------------------------------------------------
Alexandre Vallaury



Alexandre Vallaury ve akademi görevlileri. En önde, ortadaki kişi Vallaury’dir.

(d. 2 Nisan 1850 – ö. 2 Mayıs 1921), İstanbul’lu Levanten ve Fransız asıllı mimar.2 Nisan 1850 gününde İstanbul’daki Fransız asıllı bir levanten ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Eğitimi için Paris’e gitti ve orada Güzel Sanatlar Fakültesinde eğitim aldı. Paris’ten döndükten sonra 2 Mart 1883′ten 10 Ağustos 1908′e kadar, “Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi” nde yani günümüzdeki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde mimarlık öğretmeni olarak ders verdi. Sanayi-i Nefise Mektebi’nin mimarlık bölümünün kurucusu ve ilk mimarlık hocasıdır. Mektebin tasarımı ve uygulaması Vallaury’ye aittir. Vallaury çalışmalarında Müze-i Humayun ve Sanayi-i Nefise Müdürü Osman Hamdi Bey’den büyük destek almıştır. Yapılan ilk müze binasının işleri Osman Hamdi Bey Vallaury’a verilmiştir. Bu yakınlık her iki önemli ismin Paris Beaux de Arts’da eğitim almış olmalarından kaynaklanmaktadır. 1896 yılında Legion d’Honneur madalyasıyla onurlandırıldı.

Vallaury özellikle Osmanlı saray mensupları ile devletin üst düzey yöneticileri için yaptığı konutlarda, geleneksel Türk mimarlığını Beaux-Arts ilkeleri çerçevesinde yorumlamıştır. Mimarî yaklaşımı İslâm-Osmanlı sentezinden Neoklâsik mimarlık anlayışına kadar yayılan bir yelpazede çeşitlilik gösterir. Neorönesans ve Neo-Osmanlı elemanlar kullandığı bazı tasarımlarında, yer yer Uluslararası Oryantalizm’e ait motifler de kullanmıştır. Özellikle Neo-Osmanlı üslûbuyla ele alınmış yapılarında Neobarok, hattâ Art Nouveau detaylara yer vermiştir.

Eserleri arasında öne çıkanlar, Büyükada Rum Yetimhanesi ve müzede sergilenen İskender Lahdi ve Ağlayan Kadınlar Lahdinden esinlenerek yaptığı İstanbul Arkeoloji Müzesi ana binasıdır. Diğer eserleri arasında, İstinye’deki Afif Paşa Yalısı, Bağlarbaşı’ndaki Mecid Efendi Köşkü, Galata’daki Osmanlı Bankası, Haydarpaşa’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane binası (bir dönem Haydarpaşa Lisesi, günümüzde Marmara Üniversitesi Tıp ve Hukuk Fakültesi binası), Cağaloğlu’nda Düyun-u Umumiye binası (İstanbul Erkek Lisesi, günümüzde İstanbul lisesi), Beyoğlu’nda Pera Palas oteli sayılabilir. Vallaury eserlerinde Osmanlı kültürü ile batının değerlerini birleştirmiştir. Yaşadığı dönemde Osmanlı’nın önde gelen entellektüellerinden biri olmuştur ve 2 Mayıs 1921′de İstanbul’da 71 yaşında vefat etmiştir.

16 Haziran 2016 Perşembe

Aksaray Meydanı ve Laleli'nin görünümü

Turgut Özal Millet Caddesi'nden Aksaray Meydanı ve Laleli'nin görünümü İstanbul, 1960’lar