4 Kasım 2011 Cuma

Arap Camii

Galata'da, Tersane caddesi, Galata Mahkemesi Sokağı'ndadır. Haliç'in Galata yakasındaki en büyük camidir.   

       
Galata'da, Tersane caddesi, Galata Mahkemesi Sokağı'ndadır. Haliç'in Galata yakasındaki en büyük camidir. Bu caminin İstanbul'u kuşatan Araplar tarafından yaptırıldığına dair bir efsane vardır. Ancak bu tarihsel verilerle çatışmaktadır.
Aslında İstanbul fethedildiğinde burada bir kilise vardır. Bu kilise Fatih Sultan Mehmed tarafından Galata Camii adıyla 1475 yılında camiye dönüştürülmüştür. 1492'de Endülüs'ten göçeden Araplar bu cami etrafına yerleştirildikten sonra Arap Camii ismini almıştır. Dönem dönem tamirat görmüş ve bazı değişikliklere uğramıştır. 1913 yılında yapılan tamirat sırasında zeminden çıkan Cenevizliler’e ait kitabeli ve armalı mezar taşları Arkeoloji Müzesi’ne taşınmıştır.
Cami dikdörtgen planlı ve gotik tarzda bir yapıdır. Kiliseye ait çan kulesi de minareye dönüştürülmüştür. Bu minare Endülüs'teki minarelere çok benzemektedir.
             

13 Ağustos 2011 Cumartesi

İstanbul İçin Söylenen Güzel Sözler

"Ah İstanbul! Beni büyüleyen isimlerden en çok büyüleyeni yine sensin." / Pierre Loti
"Dünyaya son kere bakacaksın deseler bu bakışı İstanbulun Çamlıcasından isterdim." / Lamartine

"Dünyada İstanbul kadar güzel görünüşlü başka bir kent bulunmadığını söyleyenler, gerçekten haklıymışlar." / Chateaubrıand

"Ya ben İstanbulu fethederim, ya da İstanbul beni…" / Fatih Sultan Mehmet

"İstanbula sahip olan bütün dünyaya hükmeder. Dünya tek bir devlet olsa idi, taht şehrinin İstanbul olması gerekirdi." / Napolyon Bonapart

"İstanbul dünyanın gerçek başkentidir. Coğrafya konumu bakımından dünyada rakibi yoktur." / Joseph Heller

"İstanbul biricik ve kıyas kabul etmeyen bir şehirdir. Manzarasının güzelliği asla çizilemez." / Alphonse De Lamartine

"Dünyadaki bütün şehirler yok olabilir fakat İstanbul gönüllerde yaşamaya devam eder." / Gyllius

“İstanbul dünyanın gerçek başkentidir. Konumu bakımından yeryüzünde rakibi yoktur." / Joseph Hellert

“İstanbul yeryüzünün en güzel şehridir.” / Anton von Prokesh

“İstanbuldan daha muhteşem bir manzara yeryüzünde yoktur.” / Lady Dorina Neave

Diğer bütün kentler ölümlüdür, ama sanırım İstanbul, insanlar var oldukça yaşayacaktır." / Petrus Gyllius

"İki büyük cihanın kesinti noktasında, Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan şehirdir." / Mustafa Kemal Atatürk

Bütün dünya, bu kentin dünyanın en güzel yeri olduğu düşüncesindedir." / Edmondo De Amicis

"İstanbul olağanüstü durumunu Haliç, Marmara Denizi ve Boğaza borçludur." / Andrea Horn

"İstanbul eskiden beri Avrupa ve Asya’yı birleştiren büyülü (tılsımlı) ve adeta kutsal bir mühürdür." / Gerard De Nerval)

"Yeryüzünde İstanbul kadar uygun bir yere kurulmuş bir şehir yoktur." / İspanyol gezgin Pedro

"Eski ve yeni bütün yazarlar İstanbulun dünyanın en seçkin yerinde bulunduğunu bilir." / Ermeni Coğrafyacı İnciciyan

"Doğu ile Batıyı çok iyi birleştiren, insana her alanda özgürlük sunan emsali olmayan bir şehir..." / Max Müller

 
"İstanbul, önünde şair ile arkeologun, diplomat ile tüccarın prenses ile gemicinin, Kuzeyli ve Güneylinin, hepsinin aynı hayranlık duygusuyla haykırdığı evrensel ve son derece büyük bir güzelliktir. Bütün dünya, bu kentin dünyanın en güzel yeri olduğu düşüncesindedir."
(Edmondo De Amicis)

29 Haziran 2011 Çarşamba

İSTANBUL TARİHİ

İstanbul kentinin topografik ve iklimsel özellikleri, çok eski çağlardan itibaren iskâna imkân tanımış. Kentin bugün yayıldığı alanların bazılarında, yaşamı arkeolojik belgelerle 300 bin sene öncesine kadar geriye takip etmek mümkün. Yazılı kaynakların bilgileriyle desteklenen kentsel anlamdaki yaşam, M.Ö 7. yüzyıldan itibaren netleşir.
İstanbul'un tarih içinde sahip olduğu adlarından en tanımlı olanları, belli bir dönemi tarif eder. Tarihi yarımadada ilk yerleşim, pagan -yani çok tanrılı dinli- antik çağın bin yıllık kenti Byzantion'dur. Kent daha sonra büyür, Doğu Roma İmparatorluğu'nun Hıristiyan başkenti Konstantinopolis'e dönüşür ve bu isimle de bin yılı aşkın bir ömre sahip olur.
Osmanlıların kenti fethetmesiyle Müslümanlığın hakim olduğu bir iradeyle yönetilir ve kentin görüntüsü de ona göre değişir. Zaman zaman Konstantiniye, Asitane veya Dersaadet gibi isimler kullanılmış olsa da, İstanbul adı fetihten sonra günümüze kadar süren beşyüz yılı aşkın bir dönemi kapsar. Ancak, 1923 yılında yeni Cumhuriyet rejimiyle birlikte,dört büyük imparatorluğa yaklaşık 1600 yıl başkentlik etmiş İstanbul, başkentlik özelliğini yitirir. Resmi olarak bu vasfını kaybetmiş olsa da, o halâ bir başkenttir.



İstanbul'u Yöneten Devletler


Antik Yunan şehir devleti (M.Ö. 667-M.Ö. 196)
Roma İmparatorluğu (M.Ö. 196-395)
Bizans İmparatorluğu (395-1204), (1261-1453)
Latin İmparatorluğu (1204-1261)
Osmanlı İmparatorluğu (29 Mayıs 1453-13 Kasım 1918)
İtilaf devletleri (13 Kasım 1918-6 Ekim 1923)
Türkiye Cumhuriyeti (6 Ekim 1923- ….)


İstanbul'un Başkentlik Yaptığı Devletler


Roma İmparatorluğu (330-395)
Bizans İmparatorluğu (395-1204), (1261-1453)
Latin İmparatorluğu (1204-1261)
Osmanlı İmparatorluğu (1453-1922)


İstanbul'un Tarihsel Dönemleri


Tarih Öncesi Dönem
Antik Yunan Dönemi
Roma İmparatorluğu Dönemi
Bizans İmparatorluğu Dönemi
Latin İmparatorluğu Dönemi
Osmanlı İmparatorluğu Dönemi
Cumhuriyet Dönemi




Tarih Öncesi Dönem (M.Ö. 300.000-M.Ö. 667)


Tarih. İstanbul'un yerleşim tarihi Paleolitik Çağa değin uzanır. Yapılan kazılar sonucunda Yarımburgaz Mağarasında Paleolitik Çağa, Fikirtepe ve Pendik'te ise Kalkolitik Çağa (İÖ 5500-3500) ait buluntular ele geçmiştir. Ayrıca Sarayburnu'nda Trakyalıların kurduğu Lygos adlı bir kentin duvar kalıntılarına, Kadıköy'de de Fenikelilerden kalma yapı kalıntılarına rastlanmıştır.

Bugünkü kentin çekirdeğini oluşturan ilk yerleşmeler, İÖ 7. yüzyılda Megaralılar tarafından kuruldu. Dorlann istila ettiği Yunanistan'dan kaçan Megaralılar, İO 680'de Propontis'i (Marmara Denizi) geçerek geldikleri bugünkü Kadıköy'ün Moda burnunda Khalkedon ya da Kalkhedon adıyla kurduklan kente yerleştiler. Trak kökenli komutan Byzas önderliğinde yola çıkan Megaralıların bir başka kolu da Delphoi kâhininin öğüdüne uyarak İÖ 660'ta Khalkedon'un karşı kıyısında, bugünkü Sarayburnu çevresinde bir kent kurdular. Megaralılar kente önderlerinin adım vererek Byzantion dediler. Genel olarak, Khalkedonluların tarımsal üretimle Byzantionluların ise ticaretle uğraştıklarına inanılır.



Antik Yunan Dönemi (M.Ö 667-M.Ö. 196)


Byzantion ve Oligarşi Dönemi (M.Ö. 667-M.Ö. 476)
Bugünkü İstanbul'un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır. "Byzantion" şehri Megaralılar tarafından M.Ö. 667'de tarihi yarımadanın doğusunda Sarayburnu civarında kurulmuştur. Byzantion uzun süre şehir devlet yapısı göstermiştir. M.Ö. 478'de Byzantion Spartalı Pausanlılar tarafından ele geçirilmiştir.

Byzantion ve Demokrasi Dönemi (M.Ö. 476-M.Ö. 196)
Byzantion Spartalı Pausanlıların yönetiminde ancak iki yıl kalabilmiş, sonra Pausanlılar şehrin halkı tarafından kovulmuşlardır. Böylece M.Ö. 476'dan itibaren Byzantion demokrasiyi yönetim biçimi olarak belirlemiştir. Uzun süre şehir devlet yapısı gösteren Byzantion, stratejik konumuna borçlu olduğu ekonomik gelişme sayesinde tüm antik Yunan bölgesine müdahale edebilen bir güç olmuştur.


Roma İmparatorluğu Dönemi (M.Ö. 196-M.S. 330)


Byzantion ve Roma Dönemi (M.Ö. 196- M.S. 1.yüzyıl)
M.Ö. 196'da Byzantion Roma İmparatorluğu'nun hakimiyeti altına girer. Byzantion Roma İmparatoru Septimius Severus tarafından Roma İmparatorluğu'na Roma Bağımsızlık Bildirgesi'yle dahil edilmiştir. Şehir Roma İmparatoru Vespasian tarafından 1. yüzyılda imparatorluğa sağlam bir şekilde bağlı kalması için latinleştirilir.

Byzantium ve Roma Dönemi (1.yüzyıl-3.yüzyıl)
Byzantion İmparator Vespasian döneminde hızlı bir Latinleştirme politikasına tabi tutulur, adı Latince Byzantium olur ve Roma İmaparatorluğu'na tam bağlı önemli bir vilayet haline gelir. 196'da Byzantion Pers İmparatoru Pescennius ile anlaştığı için Roma İmparatoru Septimius Severus tarafından cezalandırılır ve şehir büyük zarar görür. Şehir sonra yine Septimius Severus tarafından baştan başa tekrar inşa edilir.

Augusta Antonina ve Roma Dönemi (3.yüzyıl-330)
Augusta Antonina adı baştan başa yeniden inşa edilmiş ve düzenlenmiş şehre İmparator Septimius Severus (193-211)tarafından, oğlu Antonius'un şerefine verilmiştir. 3. yüzyılda bu ad kullanılmıştır. 330 yılında Byzantion I. Konstantin tarafından Roma İmparatorluğu'nun başkenti ilan edilir.

Roma Başkenti Konstantinopolis ve Geç Roma Dönemi (330-395)
İstanbul'un başkentlik tarihi Roma İmparatorluğunun Doğu-Batı ayrışmasından 65 yıl önce başlamıştır. Byzantion 330 yılında İmparator Büyük Konstantin'in isteğiyle 'Nova Roma (Yeni Roma)' olarak Roma İmparatorluğu'nun başkenti yapılır, kentin ismi imparatorun ölümünden sonra onun anısına Byzantium'dan Konstantinopolis'e çevrilir. Roma'nın istilası ve yıkılmasıyla onun yerine geçen Konstantinopolis, 395'de ikiye bölünen Roma İmparatorluğu'nun ardılı devlet Doğu Roma İmparatorluğu'nun


Bizans İmparatorluğu Dönemi (330-1204) - (1261 - 1453)


Konstantinopolis, önce Doğu Roma İmparatorluğu adıyla kurulan ve Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra zamanla adı Bizans İmparatorluğu'na dönüşen devletin de 395'de başkenti olmuştur. Konstantinopolis erken ortaçağda da dünyanın en parlak ve zengin şehridir.


Latin İmparatorluğu Dönemi (1204 - 1261)


Konstantinopolis, 1204'te Haçlılar tarafından işgal edilerek büyük ölçüde tahrip edildi. Kent 1261'e değin Latin İmparatorluğu'nun merkezi oldu. Haçlı seferleri sırasında oluşan yeni ticari ilişkiler ve buna bağlı olarak ticaret yollarının değişmesi Konstantinopolis'i Bizans'ın bütünsel yapısının merkezi olmaktan çıkardı. Dönemin güç merkezleri olarak beliren Piza, Venedik ve Cenova, elde ettikleri imtiyazlarla Sycae ile ardındaki yamaçlarda yer alan Pera'da bir ticaret merkezi kurdular.. 14. yüzyıla girilirken Konstantinopolis surlarla çevrili, tarımsal üretime dayalı bir yapı içinde gitgide çökerken, Haliç'in karşı kıyısında Galata ticarete dayalı parlak bir yaşam sürüyordu. Bu dönemde Galata gümrüğünün yıllık geliri, Konstantinopolis gümrüğünde elde edilen yıllık gelirin yedi katına ulaşıyordu.


Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1453 - 1922)


Osmanlılar Konstantinopolis'i ilk kez I. Bayezid (Yıldırım) döneminde (1389-1402) kuşattılar. I. Bayezid'in 1391'deki ve sonraki kuşatmaları ile II. Murad'ın 1422'deki kuşatması sonuç vermedi. Konstantinopolis'i Osmanlı topraklarına II. Mehmed kattı (1453) ve bu nedenle kendisine Fatih sam verildi. Osmanlı başkentinin Edirne'den Konstantinopolis'e taşınmasıyla yem bir dönem başladı. Kentte düzenin sağlanmasından sonra, kuşatma başlamadan ayrılan Rumların geri dönmesi sağlandığı gibi, Anadolu ve Trakya'da yaşayanların bir bölümü de kente, yerleşmeye özendirildi. I. Selim (Yavuz) Mısır Seferi'nden (1517) dönüşünde kutsal emanetleri getirerek halife unvanını alınca, kent başkentliğin yanında halifeliğin merkezi olma işlevini de üstlendi. Kent uzun süre Konstantinopolis adıyla ya da yalnızca polis (kent) sözcüğüyle anıldı. Günlük konuşmada sık sık kullanılan eis ten potin (Yunancada "kente doğru") biçimindeki cümlecik, Osmanlı döneminde Stimbol, Estanbul, İştambol gibi değişimler geçirdikten sonra İstanbul'a dönüştü. Kent Dersaadet ve Asitane adlarıyla da anıldı.



İstanbul, Osmanlı egemenliği altında uzun bir barış dönemi geçirdi. 19. yüzyıla değin yaşanan olaylardan en önemlileri 1589, 1593,1622,1656 ve 1730 yıllarındaki yeniçeri ayaklanmaları, çeşitli yangınlar ve büyük yıkımlara yol açan depremlerdir (bak. İstanbul depremleri; İstanbul yangınları). 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl başlan Osmanlı Devleti' nin en çalkantıh dönemi oldu. Ekonomik durgunluğun ve art arda yenilgilerle sonuçlanan savaşların yarattığı çöküş, İstanbul'a doğrudan yansıdı. 1839'da Tanzimat Fermanı'nm, 1876'da I. Meşrutiyet'in, 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı, 1909'da yaşanan 31 Mart Olayı ve Hareket Ordusu'nun II. Abdülhamid'i tahttan indirmesi, 1912'de başlayan Balkan Şavaşları'nda Bulgarların Çatalca'ya kadar ilerlemesi ve ardından I. Dünya Savaşı'nın başlaması bu dönemin en önemli olaylardandır. Mondros Mütarekesi'nin (30 Ekim 1918) imzalanmasından sonra parçalanan Osmanlı Devleti'nin bütün yükü bir anlamda başkent İstanbul'a bindi. Kent, Anadolu'da başlayan örgütlenme ve direnişin resmen dışında kalmasına karşın, dönemin bütün çalkantısını yaşadı.


İzmir'in işgalini kınamak amacıyla 23 ve 30 Mayıs 1919'da gerçekleştirilen Sultanahmet mitingleri büyük yankılar yarattı. İstanbul 15-16 Mart 1920'de İtilaf Devletleri tarafından fiilen işgal edildi ve Heyet-i Mebusan kapatıldı. 23 Nisan 1920'de Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) kurulması, sarayı ve bir anlamda İstanbul'u boşlukta bıraktı. TBMM 1 Kasım 1922'de saltanat ye hilafetin ayrıldığını, Osmanlı Devleti'nin son bulduğunu ve TBMM Hükümeti'nin kurulduğunu ilan etti. Kentin TBMM Hükümeti'nin denetimine geçmesinden sonra son Osmanlı padişahı VI. Mehmed (Vahideddin) 17 Kasım 1922'de İstanbul'u terk etti. 6 Ekim. 1923'te Türk birliklerinin kente girmesiyle İstanbul işgalden kurtuldu. 13 Ekim 1923'te Ankara başkent ilan edildi ve İstanbul yüzyıllardır sürdürdüğü başkentlik işlevini yitirdi. 3 Mart 1924'te halifeliğin kaldırılmasıyla da halifelik merkezi olmaktan çıktı.


Kentin yapısı ve metropoliten alanın oluşumu. Bugünkü İstanbul'un asıl biçimlenişi Cumhuriyet döneminde gerçekleşti. Ama kentin bazı bölümlerinde bugünkü arazi kullanımının köklerini bile Byzantion'da aramak gerekir. Byzantion'daki akropolisin yerini Bizans İmparatorluğu döneminde Büyük Saray, Osmanlılarda da Topkapı Sarayı almıştır. Bugün de yönetim birimlerinin bir bölümü (vilayet, adliye, belediye, sağlık ve eğitim müdürlükleri) tarihsel sur içinde, sarayı çevreleyen alandadır. Bir zamanlar Byzantion'un en önemli limanı olan Neorion'un yerinde günümüzde İstanbul'un başlıca ulaşım merkezlerinden biri olan Sirkeci vardır. Neorion'un çevresindeki ticarethaneler varlıklarını Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde de korumuştur. Bağımsız bir ticaret kenti olan ve ticari gücü Konstantinopolis'i aşan Sycae, Osmanlı döneminde Galata ye Pera'ya dönüşmüştür. 19. yüzyılın ikinci yansında yabancı finans kuruluşlarının ve bankerlerin yerleştiği Galata'nın (Karaköy), tarihsel yarımadanın karşısında bütünüyle farklı, Batı'ya benzer bir yapısı olmuştur. Bugün de yerli ve yabancı birçok bankanın genel merkezlerinin yer aldığı Karaköy, finans merkezi olma işlevini büyük ölçüde sürdürmektedir.






Osmanlıların kenti ele geçirdikten sonra giriştikleri ilk işlerden biri yerleşme ve yapılaşmanın düzenlenmesi oldu. Kısa sürede surlar onarıldı, saray ve kiliselerin yanına cami, külliye, han ve hamamlar eklendi. 1453 öncesinde en çok 40-50 bin olan ve kentin alınışı sırasında daha da azalan nüfus, bilinçli bir iskân politikasıyla artırıldı. Bu gelişmeler sur içiyle sınırlı kalmayıp çevre alanlara da yayıldı. Anadolu ve Rumeli'nin çeşitli yörelerinden getirilen Türkler Eyüp ve Üsküdar'a, Rumlar Balat ile Cibali arasına ve Galata'ya, Yahudiler Hasköy ile Balat arasına, Ermeniler de Samatya ile Kumkapı arasına yerleştirildi. Yirmi beş yıl gibi kısa bir süre içinde kent nüfusu sur dışında yaşayanlarla birlikte 120 bini aştı. Osmanlıların önem verdiği bir başka konu da Müslüman olmayan halkın dinsel etkinliklerini düzenlemek oldu. Kentin alınışından yedi ay sonra Ortodoks Kilisesi Osmanlı korumasına alındı.


Bu iskân politikası, cemaatlere göre düzenlenen işbölümü ve dinsel konulardaki esneklik, İstanbul'un daha sonraki yüzyıllarda iyice belirginleşen etnik mozaiğinin çekirdeğini oluşturdu. II. Mehmed döneminde kent alanı, Bizans döneminde yönetim ve ticaret için ayrılmış yerlerde gelişti. Yerleşimin sur dışına taşmasına karşın, surlann içinde kalan kesim İstanbul'un can damarıydı. Sur dışına taşan yerleşmelerin başlıcaları Eyüp, Üsküdar, Anadolu Hisarı ve Rumeli Hisarı'ndaki Müslüman mahalleleriyle Boğaz'ın Avrupa kıyısındaki Rum köyleriydi.


16. ve 17. yüzyıllar İstanbul'un en parlak dönemleriydi. Bu yüzyıllarda Osmanlı Devleti'nin yükselişi başkente açıkça yansıdı. Halkın büyük bölümü sur içinde barınmakla birlikte, kent Galata ve Pera, Üsküdar, Kadıköy ve Boğaziçi boyunca hızla yayıldı; Aksaray ile Topkapı çevresine ve Kocamustafapaşa'ya bu dönemde yerleşildi. Galata, Eyüp ve Kasımpaşa yoğun yerleşme alanları oldu. Yeni kiliselerin yapılması ve elçiliklerin açılmasıyla Galata da kendi surlarının dışına taşarak Pera yönünde gelişti. Kent bu yüzyıllarda çevresine yayıldığı gibi, büyük ölçüde de imar gördü. Haliç'e bakan tepelere yapılan görkemli yapı ve camiler kentin görünümünde önemli değişikliğe yol açtı.


17. yüzyıl sonunda 800 bini bulan nüfusuyla İstanbul, Londra ve Paris gibi kentleri geride bırakmış, Ortadoğu ile Avrupa'nın en büyük kenti ve merkezi olmuştu. 18. yüzyıl, genel olarak Osmanlı Devleti'nin, özel olarak da İstanbul'un Batı'ya açıldığı dönemdir. Bu dönemde kentin mimari yapısıyla halkın yaşamında yeni bir biçimlenme oldu. Mimaride klasik dönemin yerini Osmanlı baroğu almaya başladı. Batılı yaşam biçimi özellikle, kent nüfusunun yüzde 40'ını oluşturan Müslüman olmayanların yaşadıkları kesimlerde benimsenmeye başladı. Haliç, Lale Devri'nde İstanbul'un en önemli mesire yeri olarak önem kazandı.




19. yüzyıl ise, Osmanlı ekonomisinin kapitalist ilişkilere açılması ve yönetim reformlarına koşut olarak İstanbul'da da büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir. Batı'yla ilişkilerin güçlenmesiyle birlikte, kentin ulaşım altyapısı da gelişti; demiryolları, rıhtımlar, garlar yapıldı. Galata ile arkasındaki Pera'nın yeni bir güç merkezi oluşturan kimliği iyice belirginleşti. Birçok yabancı banka, banker ve komisyoncunun yerleştiği Galata, bir finans merkezi haline geldi.


Galata'nın, eski kent merkezinin karşısındaki gelişimi sonucunda 1837'de Azapkapı ile Unkapanı arasında ahşap bir köprü yapıldı ve böylece kentin iki merkezi birbirine bağlandı. 1845'te yapılan Galata Köprüsü de bu bütünleşmeyi güçlendirdi. Kentte merkezî iş alam oluşumu bakımından tarihsel yarımadayla Galata arasında belirgin bir işbölümü ortaya çıktı ve Galata ekonominin asıl karar ve yönetim merkezi olarak sivrildi. Elçiliklerin yerleşmiş olduğu, azınlıkların ve yabancıların yaşadığı Pera (Beyoğlu) ise kentin en renkli eğlence merkezi ve İstanbul'un Batılı yüzüydü. Yabancılar ve azınlıkların yanı sıra, Batılı yaşama ayak uyduran Türkler de bu çevreye yerleşmeye başladı.


19. yüzyıldaki bu gelişmelerin doruğunu ise Osmanlı hanedanının yüzyıllardır süren geleneği bozarak Topkapı Sarayı' nı terk edip, yüzyılın ortalarında, Galata' nın ve yabancı elçiliklerin yakınındaki Dolmabahçe Sarayı'na taşınması oluşturur. Sur-u Sultani dışındaki ilk saray olan Dolmabahçe'yi sonraki yıllarda yapılan Beylerbeyi, Çırağan ve Yıldız sarayları izledi. Bu arada kent hızla büyüdü ve yayıldı. Galatasaray-Taksim ekseninin yanında Tar-labaşı da gelişti. Bir önceki yüzyılda yapılan kışlaların çevrelerinde yerleşmelerin oluşması sonucunda 19. yüzyılda Rami, Halıcıoğlu, Taksim, Maçka, Gümüşsüyü ve Harbiye İstanbul'un belli başlı semtleri olarak belirdi.





Boğaz'ın Avrupa yakasındaki yerleşmeler birbirleriyle birleşirken, Asya yakasındaki Üsküdar, Kadıköy'e doğru gelişti. Kadıköy ise Kurbağalıdere'ye doğru yayıldı, Kızıltoprak, Kalamış, Fenerbahçe, Erenköy gibi semtler ve bunların arasında seyrek mahalleler ortaya çıktı. Haliç'teki sanayileşme de Feshane'nin kurulmasıyla bu yüzyılda başladı. Bu arada kentin yönetimi için atılan önemli bir adım da 1854'te belediye örgütünün kurulması oldu.


1850'de Şirket-i Hayriye kuruldu ve Boğaz'da vapur seferleri başladı. 1869'da kurulan Atlı Tramvay Şirketi'nin 1872'de ilk hatları açması, 1875'te de Tünel'in çalışmaya başlaması, büyüyen ve gittikçe yaya olanaklarını aşan kent ulaşımına yeni bir boyut getirdi. Atlı tramvayın yerini 1914'te elektrikli tramvay aldı.. 1873'te Sirkeci-Edirne ve Haydarpaşa-İzmit demiryollarının işletmeye açılmasıyla banliyö trenleri çalışmaya başladı. Böylece kent çevresinde banliyö yerleşmeleri gelişti.


1890'da Sirkeci Garı, 1908'de Haydarpaşa Garı bitirildi. 1895'te Galata, 1900'de de Sirkeci rıhtımları tamamlanarak İstanbul limanının modernleştirilmesinde ilk adımlar atıldı. 1903'te Haydarpaşa limanının da yapılmasıyla İstanbul'un 19. yüzyılda gelişen dış ticaretinin altyapısı oluşturularak yabancı ülkelerle ilişkisi güçlendirildi. Bütün bu altyapı çalışmalarını yabancı şirketler gerçekleştiriyordu.



Cumhuriyet Dönemi (1923 - ....)


Cumhuriyet dönemi başında İstanbul, sosyoekonomik ve kültürel açıdan eski parlaklığını önemli ölçüde yitirmiş, siyasal karar merkezi olmaktan çıkmış ve nüfusu yüzyılın başında 1 milyonu aşmaktayken, 1927'de 700 binin altına düşmüş bir kentti. Bununla birlikte, savaşta yakılıp yıkılan Anadolu'ya göre daha iyi durumdaydı ve ülkenin en önemli kenti olma özelliğini koruyordu.


Cumhuriyet'in ilk yıllarında kent nüfusunun artış hızı, Türkiye ortalamasının altındaydı; bu durum İstanbul'un imarını olanaklı kıldı. 1930'larda Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden İstanbul'a çağrılan plancı ve mimarlar kent için çeşitli planlar hazırladı. Henri Prost'un hazırladığı plan (1937), kentin sonraki mekânsal yapısı üzerinde belirleyici bir etki yaptı. Prost Plam'nın özelliklerinden biri, kenti İstanbul, Beyoğlu ve Üsküdar-Kadıköy olmak üzere üç ayrı bölümde ele almasıydı. Bu planın en önemli yanı, Haliç kıyılarını orta ve büyük sanayinin yerleşimine açmasıydı. Plan doğrultusunda, Atatürk Köprüsü'nden Haliç'in kaynağına uzanan alanlara büyük sanayi, eski kentin Galata ye Atatürk köprüleri arasındaki kesimine ise hal, balıkhane ve toptan gıda maddeleri ticareti yapan işyerleri yerleşti. Haliç'in yıllar boyu süren kirlenme süreci bu gelişmelerle başladı.


Başkent olma işlevinin kalkmasıyla, eskiden yöneticilerin oturduğu ve kentin gözde semtlerinden olan Süleymaniye, Fatih, Beyazıt ve Şehzadebaşı gitgide sönükleşti. Bu semtlerdeki konaklar oda, oda kiraya verilmeye ya da yıkılmaya başladı. Buna karşılık, 1930'larda üst gelir gruplarının yerleştiği Beyoğlu yakasının çekiciliği arttı. 1933'e gelindiğinde, tarihsel yarımadanın nüfusu 125 binken, Beyoğlu'nun nüfusu 150 bini aşmıştı. 1950'lerin öncesinde İstanbul'un merkezî iş alam Çarşıkapı, Sirkeci, Eminönü ve Karaköy'ü kapsıyordu. Beyoğlu'na yerleşen üst gelir grubuna yönelik ticaret ise Kara-köy'den istiklal Caddesi'ne kaymıştı.


1940'lar, Türkiye'de sermaye birikiminin sanayiye aktarılabilecek ölçeğe yaklaştığı yıllardı. İstanbul, sunduğu olanaklarla Anadolu sermayesi için önemli bir çekim merkeziydi. Prost Planı'yla başlayan Haliç'in sanayiye açılması süreci, 1947'de Belediye İmar Müdürlüğü "tarafından "İstanbul Sanayi Bölgelerine Ait Talimatname"nin ve 1949'da da ilgili komisyon raporunun yayınlanmasıyla tamamlandı. 1947 Talimatnamesi, Eyüp - Silahtarağa, Eyüp-Edirnekapı ve Yedikule-Bakırköy arasını ağır, Haliç'in iki yakasını ise orta ölçekli sanayinin yerleşimine açtı. 1949 raporu da bunlara ağır sanayi alanları olarak Eyüp'ün kuzeyini, Maltepe çevresiyle Davutpaşa yolunu, Kazlıçeşme, Zeytinburnu, Bakırköy'ün dış kesimini, Yeşilköy ve Küçükçekmece'yi, Anadolu yakasında ise Maltepe-Kartal arasıyla Pendik'i ve Kadıköy-Gazhane çevresini ekledi. Bu yıllarda, Boğaz kıyılarına kamuya ait şişe ve cam, ispirto ve rakı, kibrit fabrikaları ile kömür depolan yerleşti.


I. Dünya ve Kurtuluş savaşlarında yaşadığı sarsıntılardan sonra İstanbul ülke ölçeğindeki gücüne, II. Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda yeniden kavuştu. 1950'lerde, topraktan kopan geniş kitlelerin akınına uğradı. 1950'de 983.041 olan kent nüfusu, 10 yıl sonra 1.466.535'e ulaştı. İlk göç dalgasıyla gelenler Haliç yöresiyle sur dışındaki sanayi kuruluşlarının çevresine yerleşti; Kâğıthane ve Zeytinburnu'nda ilk gecekondu mahallelerinin çekirdekleri oluştu. Anadolu yakasında da o zamanlar Ankara Asfaltı diye anılan karayolu üzerindeki sanayi kuruluşlarının çevresinde gecekondulaşma başladı! 1951'de kentin tümün-deki gecekondu sayısı 8.500 iken, 1957'de yalnızca Zeytinburnu 26 bin konutta 60 bin kişinin yaşadığı bir gecekondu mahallesi haline geldi. Nüfusu hızla artan Zeytinburnu, 1957'de ilçe yapıldı.


Zeytinburnu'nun ardından Eyüp-Rami sanayi bölgesinin yakınlarında, kentin ikinci büyük gecekondu mahallesi olan Taşlıtarla ortaya çıktı. İlk kez 1950'lerde Bulgaristan ve Yugoslavya'dan gelen göçmenlerin yerleştirilmesiyle oluşan Taşlıtarla, daha sonra kente Anadolu'dan gelen göç akınıyla büyüdü ve 1963'te Gaziosmanpaşa adıyla ilçe yapıldı.


1954'te Avrupa yakası için hazırlanan sanayi planı, Mecidiyeköy -Levent, Mecidiye-köy-Şişli, Bomonti ve Kasımpaşa - Kâğıthane arasında kalan kesimleri sanayiye açtı. 1955'te yürürlüğe giren İstanbul Sanayi Planı ise Haliç'teki sanayi yerleşmesini bir ölçüde dondururken, Topkapı-Rami ve Levent'te yeni sanayi alanları belirledi. 1950'lerin üçüncü büyük gecekondu alanı Kâğıthane çevresinde gelişti. Yeni sanayi alanları açılması Halkalı, Maltepe, Kartal gibi denetim dışı alanların parsellenerek gecekondulaşmasına neden oldu.


Başkent olma işlevinin kalkmasıyla, eskiden yöneticilerin oturduğu ve kentin gözde semtlerinden olan Süleymaniye, Fatih, Beyazıt ve Şehzadebaşı gitgide sönükleşti. Bu semtlerdeki konaklar oda, oda kiraya verilmeye ya da yıkılmaya başladı. Buna karşılık, 1930'larda üst gelir gruplarının yerleştiği Beyoğlu yakasının çekiciliği arttı. 1933'e gelindiğinde, tarihsel yarımadanın nüfusu 125 binken, Beyoğlu'nun nüfusu 150 bini aşmıştı. 1950'lerin öncesinde İstanbul'un merkezî iş alam Çarşıkapı, Sirkeci, Eminönü ve Karaköy'ü kapsıyordu. Beyoğlu'na yerleşen üst gelir grubuna yönelik ticaret ise Kara-köy'den istiklal Caddesi'ne kaymıştı.

1940'lar, Türkiye'de sermaye birikiminin sanayiye aktarılabilecek ölçeğe yaklaştığı yıllardı. İstanbul, sunduğu olanaklarla Anadolu sermayesi için önemli bir çekim merkeziydi. Prost Planı'yla başlayan Haliç'in sanayiye açılması süreci, 1947'de Belediye İmar Müdürlüğü "tarafından "İstanbul Sanayi Bölgelerine Ait Talimatname"nin ve 1949'da da ilgili komisyon raporunun yayınlanmasıyla tamamlandı. 1947 Talimatnamesi, Eyüp - Silahtarağa, Eyüp-Edirnekapı ve Yedikule-Bakırköy arasını ağır, Haliç'in iki yakasını ise orta ölçekli sanayinin yerleşimine açtı. 1949 raporu da bunlara ağır sanayi alanları olarak Eyüp'ün kuzeyini, Maltepe çevresiyle Davutpaşa yolunu, Kazlıçeşme, Zeytinburnu, Bakırköy'ün dış kesimini, Yeşilköy ve Küçükçekmece'yi, Anadolu yakasında ise Maltepe-Kartal arasıyla Pendik'i ve Kadıköy-Gazhane çevresini ekledi. Bu yıllarda, Boğaz kıyılarına kamuya ait şişe ve cam, ispirto ve rakı, kibrit fabrikaları ile kömür depolan yerleşti.


I. Dünya ve Kurtuluş savaşlarında yaşadığı sarsıntılardan sonra İstanbul ülke ölçeğindeki gücüne, II. Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda yeniden kavuştu. 1950'lerde, topraktan kopan geniş kitlelerin akınına uğradı. 1950'de 983.041 olan kent nüfusu, 10 yıl sonra 1.466.535'e ulaştı. İlk göç dalgasıyla gelenler Haliç yöresiyle sur dışındaki sanayi kuruluşlarının çevresine yerleşti; Kâğıthane ve Zeytinburnu'nda ilk gecekondu mahallelerinin çekirdekleri oluştu. Anadolu yakasında da o zamanlar Ankara Asfaltı diye anılan karayolu üzerindeki sanayi kuruluşlarının çevresinde gecekondulaşma başladı! 1951'de kentin tümün-deki gecekondu sayısı 8.500 iken, 1957'de yalnızca Zeytinburnu 26 bin konutta 60 bin kişinin yaşadığı bir gecekondu mahallesi haline geldi. Nüfusu hızla artan Zeytinburnu, 1957'de ilçe yapıldı.


Zeytinburnu'nun ardından Eyüp-Rami sanayi bölgesinin yakınlarında, kentin ikinci büyük gecekondu mahallesi olan Taşlıtarla ortaya çıktı. İlk kez 1950'lerde Bulgaristan ve Yugoslavya'dan gelen göçmenlerin yerleştirilmesiyle oluşan Taşlıtarla, daha sonra kente Anadolu'dan gelen göç akınıyla büyüdü ve 1963'te Gaziosmanpaşa adıyla ilçe yapıldı.


1954'te Avrupa yakası için hazırlanan sanayi planı, Mecidiyeköy -Levent, Mecidiye-köy-Şişli, Bomonti ve Kasımpaşa - Kâğıthane arasında kalan kesimleri sanayiye açtı. 1955'te yürürlüğe giren İstanbul Sanayi Planı ise Haliç'teki sanayi yerleşmesini bir ölçüde dondururken, Topkapı-Rami ve Levent'te yeni sanayi alanları belirledi. 1950'lerin üçüncü büyük gecekondu alanı Kâğıthane çevresinde gelişti. Yeni sanayi alanları açılması Halkalı, Maltepe, Kartal gibi denetim dışı alanların parsellenerek gecekondulaşmasına neden oldu.


1950'lerin ortasına gelindiğinde İstanbul, batıda Yeşilköy, kuzeyde Levent, doğuda da Bostancı'ya uzanan bir alana yayıldı. Zeytinburnu, Bakırköy ve Yeşilköy, birbirlerinden yeşil alanlarla ayrılmış mahalleler durumundaydı. Kentin Bostancı uzantısının bahçeli konutlardan oluşan seyrek bir dokusu vardı. 1950-60 döneminde İstanbul, oldukça "keyfi" bir imar ve istimlak etkinliği yaşadı. İnönü (Dolmabahçe) Stadyumu, Spor ve Sergi Sarayı, Florya Plaj Tesisleri, Açıkhava Tiyatrosu ve Levent Konut Siteleri 1950'lerde tamamlandı.


Ataköy'de 70 bin kişilik bir yerleşme ile kıyıdaki plaj ve turistik tesislerin temelinin atılması, Yeşilköy Havalimanı'nın (bugün Atatürk Havalimanı) genişletilmesi, Edirne-İstanbul karayolunun Topkapı girişinin düzenlenmesi, Yeşilköy'e kadar 50 m genişliğinde bir yol yapılması, Vatan ve Millet caddeleri ile Barbaros Bulvarı’nın açılması, Sirkeci-Flor-ya sahil yolunun, Saraçhane'de İstanbul Belediye Binası'nın yapılması, Tophane-Dolmabahçe yolunun genişletilmesi, Salıpazarı'nda rıhtım ve antrepoların kurulması 1950'lerde İstanbul'un görünümünü değiştiren başlıca uygulamalar oldu.


1960'larda bütün hızıyla süren gecekondulaşmanın yanında kentsel mekânın biçimlenişini değiştiren ikinci olgu da imarlı alanlardaki apartmanlaşma olarak belirdi. 1965'te Kat Mülkiyeti Kanunu'nun çıkmasıyla İstanbul'un kentsel alanındaki arsaların değeri büyük artış gösterdi. İnşaat sektörü en canlı dönemlerinden birine girerken, önce boş alanlar; daha sonra yeşil alanlar, parklar ve oyun alanları apartmanlarla doldu.


Kentsel rantın ve maliyetlerin yükselmesi, büyük sanayinin kent çevresine yayılma eğilimini pekiştirdi. Çeşitli özendirme önlemleriyle de desteklenen bu süreç sonucunda sanayi kuruluşlarının hücumuna uğrayan Yakacık - Tuzla – Çayırova - Gebze eksenine, Kartal-Maltepe sanayi alanları eklendi. Asıl gelişme kentin Anadolu yakasında görülürken, Avrupa yakasında Zeytinburnu ile Bakırköy arasım doldurmuş olan sanayi alanları bir yandan Sefaköy (Safraköy), Halkalı ve Firuzköy'e uzanıyor, bir yandan da Eyüp-Rami-Gaziosmanpaşa bölgesinden kuzeye doğru yayılarak Küçükköy, Alibey-köyü ve Kâğıthane'ye ulaşıyordu. Bu arada Şişli'den Maslak'a uzanan Büyükdere Caddesi'nin batısında da bir sanayi alanı oluştu.


Sanayileşmenin hız kazanması, gecekondulaşmayı doğrudan etkiledi. 1960-65 arasında Türkiye'de gerçekleşen içgöçün yüzde 36'sı, 1965-70 arasında ise yüzde 22,'si İstanbul'a yönelikti. 1960'lann sonunda İstanbul nüfusunun yüzde 25'i, son beş yıl içinde göç edenlerden oluşuyordu. 1962'de 78 bin olan gecekondu sayısı, 10 yıl sonra 195 bine çıktı. Aynı yıl gecekonduda oturanların kent nüfusu içindeki payı yüzde 40 düzeyindeydi. 1970'lerde hazine arazisinde yapılan gecekondulara, belediye sınırları dışındaki tarım alanlarına her türlü denetimden uzak biçimde yapılan tapulu gecekondular da eklendi.


1960'lann başında 1,5 milyona yaklaşan, 1970'lerde 2 milyonu aşan nüfusuyla, kentsel işlevlerin sürekli ve yaygın olması ve etki alanının genişliğiyle, sanayinin kent dışına kayması ve birden çok merkezin ortaya çıkmasıyla İstanbul, artık metropol olarak tanımlanabilecek bir ölçeğe ulaştı. 1970'lerde İstanbul, büyük bir nüfus yığılmasının da etkisiyle konut ve ulaşım gibi temel altyapı gereksinmelerinde büyük boyutlara varan sorunlarla karşı karşıya kaldı. Bu yıllarda İstanbul'da mekânsal yapı açısından en önemli olgu, Boğaz'ın iki yakasının bir köprüyle bağlanmasıydı. Kentin transit taşımacılık işlevini güçlendiren Boğaziçi Köprüsü ve çevre yolları, hızlı büyüme sonucunda kısa sürede kent içi ulaşım ağının omurgası haline geldi. 1970'lerin bir başka önemli olgusu da, yerli otomobil üretiminin başlaması ve özel oto sayısında görülen büyük artıştı.


İstanbul'da 1950'de toplam otomobil sayısı 2 bin iken, bu sayı 1970'lerin başında 80 bini, 1980'lerin başında ise 300 bini aştı. Özel oto sahipliğinin sağladığı hareketlilik, kentin merkezden uzak kesimlerinin yerleşime açılmasını hızlandırdı. Özel oto sayısının artması ve Boğaziçi Köprüsü'nün yapımı, kentin iki yakası arasındaki nüfus dengesini etkiledi. 1970'te kent nüfusunun yüzde 23'ü Asya, yüzde 77'si Avrupa yakasında yaşarken, 1990'da Asya yakasında yaşayanların kent nüfusu içindeki payı yüzde 34'e yükseldi. Kent doğuda Bostancı-Maltepe-Kartal-Pendik-Gebze yönünde hızla yayıldı, batıda ise D-100 karayolu boyunca Silivri'ye ulaştı.


Anadolu yakasındaki bir başka önemli gelişme de Bostancı-Erenköy Bölgeleme imar Planı'nın yapılmasıydı. Bu plan, organik dokusunu 1970'lere değin korumuş olan bu bölgenin Bağdat Caddesi çevresi ve kıyı dışında kalan kesimlerine, kat sınırlaması yerine, inşaat alanı sınırlaması getiriyordu. Uygulama sonunda Kızıltoprak ile Bostancı arasındaki yapı alanı kısa sürede yaklaşık iki kat arttı.


1970'lerde hız kazanan bir başka olgu, kentin iki yakası boyunca Marmara kıyılarında ortaya çıkan ikinci konut sahipliği oldu. Eskiden yazlığa gidilen alanlar batıda Yeşilköy, kuzeyde Büyükdere ve Sarıyer, batıda da Suadiye, Bostancı ve Adalarla sınırlıyken, bu yıllarda batıda Kumburgaz ve Silivri, doğuda ise Dragos ve Bayramoğ-lu ile Yalova ve Çınarcık'a kadar uzanan kesim yazlık konut, site, motel ve çeşitli dinlenme tesisleriyle doldu. 198O'e gelindiğinde kent nüfusu 3 milyona varmıştı.


Kentte çizgisel gelişmenin ve metropolitenleşmenin yapısına uygun olarak birden çok alt merkez ortaya çıktı. Bununla birlikte asıl kent merkezi ya da metropoliten merkez olarak tanımlanabilecek üç bölge güneybatıda tarihsel yanmada, onun kuzeyinde Karaköy ve Beyoğlu, doğuda da Üsküdar ve Kadıköy çekirdekleriydi. Bunlar su yollarıyla birbirinden ayrılıyordu.


Tarihsel yarımadada maliye, adliye, vilayet, belediye gibi yönetim birimleriyle, girişleri pasaj biçiminde düzenlenmiş işhan-lan yer alır. Hanlarda basımevleri, dokuma, plastik eşya ve hazır giyim (konfeksiyon) atölyeleri ve ithalatçılar yoğunlaşmıştır. Gıda maddeleri ve kumaş toptancıları ile kuyumcuların kümelendiği Kapalıçarşı - Mahmutpaşa - Sultanhamam-Mısırçarşısı yöresi, aynı zamanda kentin alt gelir gruplarının alışveriş çevresidir. Kapalıçarşı ile Sultanahmet çevresinde turistik ticaret yaygındır. Merkezî iş alanı içinde bankalar, sigorta kuruluşları ve başka büyük şirketlerin yoğunlaştığı kesimlerden biri Karaköy'dür.


Üst gelir gruplarına yönelik perakende ticareti, büyük ölçüde Nişantaşı-Şişli bölgesine kaptırmış olan Beyoğlu otel, bar, pavyon, meyhane, sinema ve tiyatrolarıyla orta ve alt gelir gruplarının ilgi gösterdiği bir merkez durumundadır. Nişantaşı-Osmanbey-Şişli ekseni ise, üst gelir gruplarının alışveriş ettiği büyük mağazaları, şık lokantaları ile çekici bir merkez durumundadır. Bu eksenin devamı niteliğindeki Şişli – Mecidiyeköy – Zincirlikuyu - Levent yöresi holdinglerin, yerli ve yabancı şirketlerin yerleştiği bir iş çevresidir.


1980'ler İstanbul'a kentin yönetsel yapısına ilişkin önemli bir değişiklik getirdi. 1984'te çıkarılan büyükşehir belediyelerine ilişkin yasayla İstanbul'da büyükşehir belediyesi ve onunla bağlantılı olarak çalışacak ilçe belediyelerinden oluşan yeni bir yönetim yapısı kuruldu. 1980'lerde Haliç çevresindeki sanayi kuruluşlarının kent dışına taşınmasına ve Haliç' in temizlenmesine başlandı, İstanbul kanalizasyon sisteminin oluşturulmasına girişildi. İstanbul Boğazı'nda yapılan ikinci köprü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü adıyla çevre yollan tamamlanmadan 3 Temmuz 1988'de açıldı.


1980'lerin İstanbul açısından bir başka önemli olgusu da, kentin pek çok semtini kapsayan istimlakler ve kıyı düzenlemeleridir. Bunların başında Haliç kıyılarıyla Tarlabaşı'ndaki istimlak ve yıkımlar, Boğaziçi'ndeki kıyı düzenlemeleri ve kazıklı yollar ile Kadıköy-Bostancı kıyısının doldurulması gibi tarihsel dokuyu önemli ölçüde değiştiren uygulamalar sayılabilir. Marmara Bölgesi'nde Türkiye'nin kent nüfusunun üçte birini banndıran bu alt bölgenin batı-doğu doğrultusunda uzanan ana ekseni Çorlu, Tekirdağ, Silivri, Büyükçekmece, Küçük-çekmece, İstanbul, Gebze, İzmit, Adapazarı'dır. Yönetsel yapının nüfusu hızla artan ile yetersiz gelmesi üzerine 1987'de Büyükçekmece, Kâğıthane, Küçükçekmece, Pendik ve Ümraniye, 1990'da Bayrampaşa, 1992'de de Avcılar, Bağcılar, Bahçelievler, Güngören, Maltepe, Sultanbeyli ve Tuzla ilçeleri kuruldu.

İSTANBUL MÜZELERİ

İstanbul Arkeoloji Müzeleri
Ayasofya Müzesi
Aya Eireni (St. Irene)
Kariye (Khora Kilisesi) Müzesi
Fethiye (Pammakaristos Manastırı) Müzesi
Büyük Saray Mozaikleri Müzesi
Topkapı Sarayı Müzesi
Türk ve İslâm Eserleri Müzesi İbrahim Paşa Sarayı
Adam Mickiewickz Müzesi
Divan Edebiyatı Müzesi (Galata Mevlevihanesi)
Yıldız Sarayı Müzesi
İstanbul Hisarlar Müzesi
Türbeler Müze Müdürlüğü
Dolmabahçe Sarayı Müzesi
Beylerbeyi Sarayı Müzesi
Deniz ve Su Ürünleri Müzesi
PTT İstanbul Müzesi
Özel TÜRVAK Sinema ve Televizyon Müzesi
Sakıp Sabancı Müzesi
Florya Atatürk Köşkü Müzesi
Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı
Deniz Müzesi
Havacılık Müzesi
Florence Nightingale Müzesi
Türk İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi
Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi
Halı Müzesi
Kilim ve Düz Dokuma Yaygılar Müzesi
Şehir Müzesi
Aşiyan Müzesi
Atatürk Müzesi
Tanzimat Müzesi
Karikatür ve Mizah Eserleri Müzesi
Kont Szchenyi İtfaiye Müzesi
Serpuş Müzesi
Yerebatan Sarnıcı Müzesi
Resim ve Heykel Müzesi
M.Rahmi Koç Sanayi ve Teknoloji Müzesi
Basın Müzesi
Sadberk Hanım Müzesi
500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi
İstanbul Modern Sanat Müzesi
Özel Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi
Ercüment Kalmık Müzesi
Hüseyin Rahmi Gürpınar Müze Evi
Sait Faik Müzesi
Orhan Kemal Müzesi
Hilmi Nakipoğlu Fotoğraf Makineleri Müzesi
Çağlar Boyu Aydınlatma ve Isıtma Araçları Müzesi
İstanbul Oyuncak Müzesi
Pera Müzesi
Sabri Artam Vakfı Otomobil Müzesi
Proje 4L Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi
Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi

İSTANBUL MESİRE YERLERİ

Bentler Mesire Yeri

Fatih Ormanı Mesire Yeri


Çilingoz Mesire Yeri

Neşet Suyu Mesire Yeri


Bahçeköy Fidanlığı Mesire Yeri

Elmasburnu Mesire Yeri

İmrahor Mesire Yeri

Kaymakdonduran Mesire Yeri

İnceğiz Mesire Yeri

Binbaşı Çeşmesi Mesire Yeri

Büyükada Dilburnu Mesire Yeri

Parkorman Mesire Yeri

Değirmenburnu Mesire Yeri

Maraşel Fevzi Çakmak Mesire Yeri

Ayvat Bendi Mesire Yeri

Aydos Mesire Yeri ve Piknik Alanı

Avcıkoru Mesire Yeri

Fatih Çeşmesi Mesire Yeri

Anıt Çınarlar Mesire Yeri


Falih Rıfkı Atay Mesire Yeri

Gazi Mahallesi Mesire Yeri

Göktürk Fidanlığı Mesire Yeri

Göktürk Göleti Mesire Yeri

Göztepe Mesire Yeri

Hacet Deresi Mesire Yeri

Azizpaşa Mesire Yeri

Göknarlık Mesire Yeri

Irmak Mesire Yeri

Kirazlıbent Mesire Yeri

Kömürcü Bendi Mesire Yeri

Kurtkemeri Mesire Yeri

Marmaracık Mesire Yeri

Mehmet Akif Ersoy Mesire Yeri

Mihrabat Mesire Yeri

Odayeri Mesire Yeri

Polonezköy Tabiat Parkı Mesire Yeri

Şamlar Mesire Yeri

Sazakçeşme Mesire Yeri

Taşdelen Mesire Yeri

Tayakadın Mesire Yeri

İSTANBUL GENEL BİLGİLER

Eski Dünyanın merkezinde yer alan İstanbul tarihi abideleri ve şahane tabii manzaraları ile ünlü, önemli bir megapoldür. Asya ile Avrupa Kıtaları'nın dar bir deniz geçidi "Boğaziçi" ile ayrıldığı yerde, iki kıta üzerinde kurulu tek şehirdir. 2500 yılı asan bir tarihe sahip olan İstanbul, deniz ve karaların kucaklaştığı bu stratejik bölgede kurulusunu takiben önemli bir ticaret merkezi olmuştu. Tarihi İstanbul şehri üç tarafını Marmara Denizi, Boğaziçi ve Haliç''in sardığı bir yarim ada üzerinde yer alır.




İmparatorluklar başkenti olduğu sıralarda, devlet ile birlikte dinlere de idari merkez olmuş, Doğu Hıristiyanlığı Patrikliği kurulduğu zamanlardan günümüze kadar bu şehirde üslenmiş, Hıristiyan dünyasının en büyük ilk kilise ve manastırları buradaki pagan mabetlerinin üzerinde yükselmişti.
İstanbul''un fethini takiben yüz yıl gibi bir sürede sanat eserleri camiler, saraylar, okul, hamam, ve diğer tesisler şehri donatıp Türk karakterine kavuşturmuş, harap halde mevcut kiliselerin bazıları da tamir ve tadil edilerek camiye çevrilmişlerdi.



Osmanlı Sultanlarının İslam Dini'nin halifeleri olduğu 16 yy dan Cumhuriyetin ilk yılı 1924 e kadar bu sembolünde merkezi İstanbul''dur. Yahudilik her liman şehrinde olduğundan daha fazla İstanbul'da yerleşmiş,15 yy da Türk'lerin İspanya''dan kurtarıp getirdikleri de mutlu, yeni hayat tarzına bu şehirde başlamışlardı. İstanbul, cami, kilise ve sinagogların yan yana mevcudiyetlerini sürdürdüğü bir toleranslar merkezi ola gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu çöküş yıllarında şehir, zengin, gösterişli bir çok eser ile süslenebilmiş, saraylar Avrupa sanatının tesirinde yapılmış, Haliç' in kuzey yamaçları Galata ve Beyoğlu semtleri Avrupai kimliklerine bürünmüşlerdi. Birinci Dünya savaşlarında taraf olan İmparatorluk çöküp yerine kurulan genç Cumhuriyetin başkenti Ankara''ya taşıması, İstanbul''un önemini azaltmamıştır. 2. Dünya savaşlarını takip eden yıllarda başlayan ve 1950 den sonra hızlanan plansız gelişme eski şehrin dokusuna tesir etmiş, maalesef ahşap yerleşim yerleri süratle yok edilirken her yer beton binalarla dolmuştur.





Dışarıdan yapılan göçler ile nüfus patlamasına uğrayan İstanbul kısa sürede tarihi surların çok ötelerine taşmış, sur içi alanlar atölye, fabrika ve is yerlerinin istilasına uğramış, açılan ana arterler trafik için çözüm sağlayamamış, alt yapı eksikliğinden dolayı Haliç ilk kirlenen yer olmuştu. 1980''li yıllarda başlayan kurtarma hamleleri ile İstanbul tarihinde görmediği bir yeniden yapılanma sürecine girer. Haliç kıyılarında binlerce yapı istimlak edilerek kıyı boyu yeşil kuşakla çevrelenmiş, Marmara Denizi kıyıları doldurularak park ve bahçelerle donatılmıştır. Drenaj sistemleri tamamlanarak, atik sular fiziki ve biyolojik arıtılmış, şehri çevreleyen denizlerin kirlenmesi önlenmiş, hava kirliliği, artik doğal gaz kullanıldığı için oldukça azalmıştır.

Roma şehir surları restorasyonları başlatılmış, can damarı Beyoğlu yeni açılan bir cadde ile kurtarılmış, daha önceki yıllara nazaran genel temizlik, bakim, çöp isleri Avrupa standartlarını yakalamıştır. Çevre yolları Boğaziçi''ni 2 asma köprü ile geçerek kıtaları bağlarken, Avrupa yakası hızlı tramvay ve nihayet metro sistemine kavuşmuş, kıyılarda inşa edilen deniz otobüsleri terminalleri ile deniz taşımacılığında sürat ve konfor sağlanmıştır. Tarihi yarim adadaki bütün sanayi tesisler şehir dışında yapılan modern sitelere taşınırken, yeni şehirler ve uluslararası otobüs terminali de trafik yoğunluğunu rahatlatmıştır.





Eski hapishane binası ile şehrin betonarme ilk büyük yapısı 5 yıldızlı otellere çevrilerek turizme tahsis edilmişlerdir. Şehir doğu-bati ekseninde Marmara kıyıları boyunca dinamik büyümesini tüm hızı ile sürdürmekte, gelişmektedir. Roma şehir surları restorasyonları başlatılmış, can damarı Beyoğlu yeni açılan bir cadde ile kurtarılmış, daha önceki yıllara nazaran genel temizlik, bakim, çöp isleri Avrupa standartlarını yakalamıştır. Çevre yolları Boğaziçi''ni 2 asma köprü ile geçerek kıtaları bağlarken, Avrupa yakası hızlı tramvay ve nihayet metro sistemine kavuşmuş, kıyılarda inşa edilen deniz otobüsleri terminalleri ile deniz taşımacılığında sürat ve konfor sağlanmıştır. Tarihi yarim adadaki bütün sanayi tesisler şehir dışında yapılan modern sitelere taşınırken, yeni şehirler ve uluslararası otobüs terminali de trafik yoğunluğunu rahatlatmıştır. Eski hapishane binası ile şehrin betonarme ilk büyük yapısı 5 yıldızlı otellere çevrilerek turizme tahsis edilmişlerdir. Şehir doğu-bati ekseninde Marmara kıyıları boyunca dinamik büyümesini tüm hızı ile sürdürmekte, gelişmektedir.

29 Mayıs 2011 Pazar

ESKİ İSTANBUL NOSTALJİSİ

Modern çağın en büyük handikaplarından biri, insanları kendi tarih ve kültürüne bağlayan damarları birer birer koparması, fertleri kişiliksiz, sıradan ve tek tip kitleler haline getirmesidir. Cami, medrese, külliye, mescit, han, hamam, çeşme, köprü, idari bina şeklinde Osmanlı'dan kalma pek çok tesis, Cumhuriyet (özellikle de İnönü) döneminin tarihimizi dışlayan katı tutumu sebebiyle bilerek ya da ihmal sonucu yıkılmış, çökmüş, yanmış ve yok olmuştur. Depo haline getirilen mescitler, ahır olarak kullanılan külliyeler, mesken haline getirilen medreseler ve sadece Eminönü ilçesinde yıkılan 40'a yakın küçük cami, yeni neslin tarih bilincinde önemli yaralar oluşturmuş hazin olaylardır.


OSMANLI DÖNEMİ'NDE İSTANBUL


Son dönemlerinde bile 2 milyon kilometrekarenin üstünde bir toprağa hükmeden Osmanlı payitahtının kalbi şüphesiz İstanbul'da atmaktaydı. İmparatorluğun her yanındaki fikir, sanat ve kültür elçilerinin gözü, kulağı ve bir ayağı İstanbul'da olur, feyzlerini bu mukaddes şehrin mensuplarından alırlardı. Ülkenin hem yönetim, şeriat ve tarikat, hem de ticaret merkezi olan İstanbul'a her aklına esen dengini toplayıp göç edemez; izin alıp göç edebilense dili, yaşayışı ve insan ilişkileriyle kendine has bir özellik oluşturan İstanbul kültürüne uyum sağlamak zorunda kalırdı. Peygamberimizin "rızkın onda dokuzu ticaretedir" sözüne rağmen ticaretle uğraşmak nedense ikinci sınıf bir iş olarak görülür; İstanbul'un, dolayısıyla tüm ülkenin ticaret ve ekonomi hayatı neredeyse tamamen azınlıkların eliyle işletilirdi. Kendi hukukunu uygulama, dini hayatını yaşama ve giyiminde tümüyle serbest olan azınlıklar, nazif bir Osmanlı inceliğini üstlerinde taşır, nezaket kurallarına uyar, yaşadıkları topluma ters hareketten kaçınırdı.
Tüm bu kültür renkliliği içinde sanat, kültür ve dini hayatın temelini oluşturan tesisler İstanbul kadar imparatorluğun her yanına da ulaştırılmaya çalışılırdı. Zaten Osmanlı'yı yönettiği ülkelerde güçlü ve halkı yöneticilerden memnun bir topluluk kılan özellik de (adaletin yanısıra) her yörede kurulan bu tesislerle insan yaşamını kolaylaştırma çabasıydı.


CUMHURİYET DÖNEMİ'NDE İSTANBUL


İstanbul, Cumhuriyet döneminde başkent olma konumunu Ankara'ya kaptırmış olsa bile, tarih, kültür ve sanat merkezi olma özelliğini yine de korumaktaydı. Başlangıçta Ankara'ya muhalif fikrin başını çeken İstanbul entelektüeli, devrimlerin zaman içinde zorla (hatta kanla) kabul ettirilme sürecinde giderek kabuğuna çekilmiş, muhalefetini kendi içine gömer hale gelmiştir. Aydınların bu küskünlüğüne Ankara'daki siyasi çıkar kavgaları da eklenince ülkenin kültür-sanat hayatı neredeyse tamamen çökmüş, Osmanlı geleneğini devam ettirecek yeni tesislerin yapımı bir yana, olanlar bile fonksiyonsuz hale getirilmiştir. Başta hukuk olmak üzere her şeyi batıdan alma kolaycılığı ve alternatif görüşlerin kuvvet yoluyla bastırılması ise, ülkenin fikir hayatında önemli yaralar açmıştır. İki ana özelliği böylece kaybeden İstanbul'a kala kala ticaretin motoru olma görevi kalmış, bu fonksiyonu her dönemde başarı ile devam ettirmiştir.

22 Mayıs 2011 Pazar

Gülhane Parkı


(Sarayburnu Parkı da denir), İstanbul ilinin Fatih ilçesinde yer alan tarihi bir parktır. Alay Köşkü, Topkapı Sarayı ve Sarayburnu arasında yer alır.


Gülhane Parkı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Topkapı Sarayı'nın dış bahçesiydi ve içinde bir koru ve gül bahçelerini barındırırdı. İstanbul şehremini operatör Cemil Paşa (Topuzlu) zamanında düzenlenerek 1912 yılında park haline getirildi ve halka açıldı. Toplam alanı 163 dönüm kadardır. Parkın girişinde sağ tarafta İstanbul şehremini ve belediye başkanlarının büstleri vardır. Ayrıca, Sarayburnu kısmında Atatürk'ün Cumhuriyetten sonra dikilen ilk heykeli (3 Ekim 1926) bulunur. Heykel, Avusturalyalı mimar Kripel tarafından yapılmıştır. Parkın ortasından iki yanı ağaçlı yol geçer. Bu yolun sağında ve solunda dinlenme yerleri, çocuk bahçesi bulunmaktadır. Boğaza doğru kıvrılarak inen yokuşun hemen sağında bir Aşık Veysel heykeli, yokuşun sonuna doğru biraz üst kısımda ise Romalılardan kalma Gotlar Sütunu vardır. Parkın Sarayburnu kısmı eskiden Sirkeci demiryolu hattı üstünden bir köprüyle ana parka bağlıydı. Bu kısım sonradan sahilyolu (1958) ile parktan ayrıldı. Atatürk, halka latin harflerini halka ilk defa bu parkta 1 Eylül 1928 tarihinde gösterdi. Atatürk'ün naaşı Ankara'ya gönderilirken, İstanbul'daki son tören Gülhane Parkı'nın Sarayburnu bölümünde 19 Kasım 1938 tarihinde yapıldı. Tabut, top arabasından 12 general tarafından alınarak Yavuz zırhlısına götürülmek üzere rıhtımdaki bir dubaya yanaşan Zafer destroyerine konuldu.


Yıllardır çok kötü ve harap bir şekilde bulunan park 2003 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilerek, eski görkemli günlerini aratmayacak bir duruma getirildi.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

ALMAN ÇEŞMESİ




Sultan Ahmet Meydanı’nda, I. Ahmet Türbesi’nin karşısında konumlandırılmış olan Alman Çeşmesi; Alman İmparatoru II. Wilhelm’in ikinci İstanbul ziyareti anısına bina edilmiş;çeşmenin planı Mimar Spitta tarafından çizilmiş ve çeşme, Mimar Schoele başta olmak üzere Carlitzik ve Joseph Antony’nin de içinde bulunduğu mimari ekiple şekillendirilmiştir.


27 Ocak 1901 yılında II. Wilhelm’in doğum gününde açılışı yapılan, neorönesans tarzda sekizgen plan üzerine kubbeli olarak inşa edilen çeşme; Almanya’da hazırlanmış ve parçalar halinde İstanbul’a taşınarak Sultan Ahmet Meydanı’ndaki yerini almıştır. Yeşil renkli somaki taşından sekiz kolon üzerine oturtulmuş kubbenin içi mozaiklerle kaplıdır ve kubbe eteğinde sekiz madalyon bulunur. Bu madalyonlara II. Amdülhamid tuğrası ve II. Wilhelm’in insiyalleri işlenmiştir.


Köklü Türk ve Alman dostluğunun güzel bir eseri olan Sultan Ahmet Meydanı’ndaki çeşmenin kolonları arasındaki kemerler, çeşmenin sanatsal değerini artıran öğeler olmuştur.

İSTANBUL'DA TARİHİ AĞAÇLAR



Doğal olarak yaşamlarını sürdürebilme olanağını bulabilen ağaçlar, önlerindeki bir çok tarihi olaya da tanık olmuşlardır. Günümüz İstanbul’unda öylesine yaşlı ağaçlar vardır ki, onların isimleri tarihi olaylarla birlikte anılmaktadır. Yüzyıllar boyunca ulu gövdeleri, geniş dalları birçok anıyı saklamışlardır. Sultanahmet Meydanı’ndaki Kanlı Çınar, Gülhane Parkı önündeki Yeniçeriler Çınarı, Koca Mustafa Paşa Camisi’nin avlusundaki Zincirli Servi, Büyükdere’deki Büyükdere Çınarı ile Emirgân Çınarı bunların başında gelmektedir. Bu ağaçların önünde tarihin en kanlı olayları cereyan etmiş, bazılarının gövdelerini meczuplar istila etmiş, bazılarının isimleri çeşitli söylentilere karışmış, bazısının altında da devrin en seçkin simaları toplanarak akademik konuları tartışmışlardır.


İstanbul tarihinde iz bırakmış ağaçlardan Yeniçeriler Çınarı’nın ayrı bir öyküsü vardır. Sultanahmet Meydanı’ndan Gülhane Parkına inen yolun başındaki bu çınar tarihi bir olaya rastlantı sonucu da olsa tanık olmuştur.




Yeniçeriler Çınarı (Eminönü)


Fatih Sultan Mehmet’in ilk sarayının bulunduğu bugünkü Topkapı Sarayı’nda yaşayan hizmetkârlardan genç bir kız hürriyetine kavuşabilmek için duvarlara tırmanıp kendisini saray dışına atmıştır. Ne var ki, tanımadığı bir kişi onun saray giysilerinden ve heyecan içerisinde oluşundan şüphelenerek yakalamış, buradaki heybetli çınarın gövdesi içerisine hapsetmiş, bahşiş koparabilmek için saraya haber vermiştir. Fatih Sultan Mehmet olayı öğrenir öğrenmez, o adamı huzuruna çağırmış, davranışından memnun olduğunu ve karşılığında isteğinin ne olduğunu sormuştur. Adam ise yaptığı bu işin karşılığında para istemediğini, hünkâr tarafından mutlak mükafatlandırılmak isteniyorsa, çınar yakınında bir yeniçeri ocağının kurulmasını dilemiştir. Bunun üzerine de bu çınarın yanında bir yeniçeri ocağı kurulmuş, “Kız Bekçileri” ismi de bu ocağa verilmiştir. Topkapı Sarayı’nın ön karakolu olan bu ocakta kırk yeniçeri sürekli nöbet tutmuş, buradaki askerler heybetli görünüşleri, renkli giysileri ile gelip geçen herkesin dikkatini çekmiştir. Yeniçerilerin kaldırılmasına kadar bu karakol önemini korumuş, İstanbul’a gelen gezginler ve yabancı devlet elçileri bu çınardan “Yeniçeri Ağacı” veya “Kız Bekçileri” ismi ile söz etmişlerdir.




Kanlı Çınar (Vaka-i Vakvakiye) (Eminönü)


Sultanahmet Meydanı’ndaki bir diğer çınar ağacının önünde kanlı olaylar olmuş ve bu nedenle ona “Kanlı Çınar” ismi verilmiştir. Günümüze ulaşamayan bu çınar, Ayasofya ile Sultanahmet camileri arasında, bugün park olan yerde bulunuyordu. Burada ağacın dikkati çeken bir özelliği de dallarından birisinin Ayasofya’yı göstermesi idi.


Tarihin derinliklerine baktığımızda bu çınarın isminin ilk kez Sultan İbrahim’in tahttan indirildiği günlerde geçtiğini görüyoruz. Sultan İbrahim’in tahttan indirmek için ayaklananlar önce Sadrazam Ahmed Paşa’yı yakalamış ve asileri destekleyen Vezir Sofu Mehmet Paşa’ya teslim etmişlerdir. Kurnaz ve işini bilen bir vezir olan Mehmet Paşa önce Onu Şehzadebaşı’ndaki konağında ağırlamış, sonra da şeyhülislamdan idamı için fetva almıştır. Öte yanda Ahmed Paşa malını mülkünü Mehmed Paşa’ya bırakarak canını kurtardığını sandığı anda birden karşısında devrin ünlü celladı Kara Ali’yi görünce her şeyin bittiğini anlamıştı. Kara Ali ve diğer cellatlar onu sürükleyerek konağın bodrumuna indirip kementle boğmuşlardır. Bunun ardından sadrazamın cesedi bir ata bağlanarak sürüklene sürüklene Sultanahmet’teki bu çınarın altına bırakılmıştır. Bu arada yeniçeri kılığına giren bir câni, insan yağı romatizmaya iyi gelir diyerek sadrazamın şişman vücudunu parça parça doğrayarak isteyene vermeye başlamıştır. Bu acı olay üzerine bu çınara “Kanlı çınar” sadrazama da bin parça anlamında “Hazerpare Ahmet Paşa” ismi yakıştırılmıştır.


Kanlı Çınar, bir süre sonra yeni bir kanlı olaya sahne olmuştur. Yeniçeri ulûfelerinin dağıtıldığı bir gün Girit seferinden dönen yeniçerinin dağıtımdan pay alamamaları, kapıkulu ocaklarına da ayarı düşük akçe verilmesi ortalığı karıştırmış ve yeni bir ayaklanmaya neden olmuştur. At Meydanı’nda toplanarak saray kapılarına dayanan yeniçeriler ve onlara katılanlar yeni kurbanlar istemeye başlamıştır. Sultan IV. Mehmet henüz çocuk yaşta bir padişahtı. Padişahın yanındakiler asilere direnmişlerse de durumun daha da kötüye gitmesi üzerine istenilen kişileri boğdurup saray duvarlarının dışına bırakmışlardı. Boğdurulanlar arasında Kızlar Ağası, Kapı Ağası, Padişahın müsahibi ile Kösem Valde Sultan zamanında nüfuzu artan Mülki Kalfanın kocası Şaban Ağa’da bulunuyordu.


Bundan sonra isteklerini elde eden asiler, kesik başları çınarın dallarına asmıştır. Buradaki başlar günlerce asılı kalmış, rüzgarla sallanmış ve halk bu görünümü dehşet içerisinde seyretmiştir.


Çınara ikinci kez kanlı bir olaydan sonra “Vaka-i Vakvakiye” ismi halk tarafından yakıştırılmıştır. İstanbullu bir şair de bu olay üzerine bir şiir yazmıştır.


Gûşu merihe erüp tantana-i cahü celâl
Lerzenâk etti bu kavga gühu âfâkı
Oldu mahmur nice mest müdamı devlet
Câmı ikbale ne tarh etti bilinmez Sâki
Bağbanı felek gine güzârı seyret
At Meydanına dikti secere-i vakvakı.


Sultanahmet Meydanı’ndaki bu çınarın yazgısı bununla sona ermemiş, 1826 yılında son yeniçeri isyanı bastırıp, ocak dağıttığı zaman Sultanahmet Camisine gizlenen son yeniçeriler de boğdurulup cesetleri yine bu çınarın dallarına asılmıştır.
Secerei Vakvak’ın öyküsünü hazırlayıp, şiire çeviren İzzet Molla da şu dizeleri yazmıştır:


Bir zaman ehli fitne camii Hanı Ahmedde
Bigünah asmış iken kullarını Hallâkim
Şimdi erbabı Şekanın dökülüp kelleleri
Meyve vaktine yetiştik, secerei vakvakın.




Zincirli Servi (Fatih)


İstanbul ili Fatih ilçesi Kocamustafapaşa’da, Kocamustafapaşa Cami’sinin avlusunda bulunan, desteklerle korunmaya çalışılan zincirli servinin İstanbul folklorunda önemli bir öyküsü vardır. Buna göre; Bu zincir borcunu kabul etmeyenler ağacın altına getirilecek olunursa, zincir hareketlenerek borçlunun üzerine değermiş. Bu nedenle de alacaklı birçok kişi Osmanlı tarihinde Kadı’nın yerine şahitler önünde, yakaladığı borçlusunu servinin önüne götürür ve onun vereceği hükmü beklermiş. Ancak servinin üzerindeki zincirin nasıl ve ne şekilde hüküm vereceği de bilinmez. Zincirli Servi ile ilgili bir başka inanışa göre de bu zincir kıyametin kopmasını önlüyormuş. Zincir yerinden kopup düşecek olursa o zaman kıyamet koparmış.


Yüzyıllar serviyi öylesine yıpratmış ki nihayet zinciri taşıyamamış, yerinden koparak yere düşmesin diye zincir İstanbul Belediye Müzesi’ne kaldırılmış.


Bu ağacın yanında tunç şebekeli, üzeri kitabeli, mevsimine göre açan çiçeklerle bezeli bir mezar bulunmaktadır. Bu mezarla ilgili de bazı inanışlar vardır. İslam tarihlerine göre Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra ailesi esir edilmiş, önce Şam’a getirilmiş, sonra da Yezid onları Medine’ye göndermişti. Zincirli Servi’nin yanındaki bu mezar Hz. Hüseyin’in Fatma ve Sakine isimlerindeki iki kızına aittir. Bu kızların Arap Yarımadası’ndan İstanbul’a ne şekilde geldikleri de bilinmiyor. Tarihi belgelerle ispatlanamayan bu geliş iki şekilde olmuştur. Bunlardan birine göre Yezid, Hz. Hüseyin’in kızlarını Bizans İmparatoru IV. Konstantin’e cariye olarak göndermiştir. Diğer rivayete göre de Yezid, kızları Mısır’a deniz yolu ile gönderirken gemi korsanların hücumuna uğramış, içerisindekiler esir edilerek İspanya’ya götürülmüştür. İspanya Kralı da esirler arasından seçtiklerini IV. Konstantin’e hediye olarak göndermiş ve bunların arasında da Hz. Hüseyin’in kızları İstanbul’a gelmiştir. Bir başka rivayete göre de bu iki kızı Haçlılar Beyrut’tan İstanbul’a getirmiştir.


IV. Konstantin bu kızların Hz. Hüseyin’in kızları olduğunu öğrenince onları diğer esirlerden ayırmış ve bugünkü Kocamustafapaşa Camisi’nin bulunduğu yerdeki Hagios Andreas Manastırı’nda misafir etmiştir. İmparator kızları kendi oğulları ile evlendirmek istemişse de kızlar, kendilerine yapılan evlenme teklifine ancak kırk gün sonra cevap vereceklerini söylemişlerdir. Verilen süre bittiği zaman cevabı almaya gidenler iki kardeşin birbirlerine sarılmış, üzerlerine nur inmiş cesetleri ile karşılaşmışlardır. Bunun üzerine Tahire-i Muhteremeler diye isimlendirilen bu iki kardeş bugünkü Kocamustafapaşa Camisi’nin avlusunda Zincirli Servi’nin yanına gömülmüşlerdir. Sonraki devirlerde mezarın yeri kaybolmuştur.


İstanbul’un fethinden sonra Sümbül Sinan Efendi bu rivayetleri göz önüne alarak buraya bir mezar yapmış, yanına da bir Bektaşi tekkesi kurmuştur. Ayrıca ölümünden önce de “Beni Tahire-i Muhteremelerin ayakucuna gömünüz” diye vasiyet etmiştir.


Sultan II. Mahmut kendisine nakledilen rivayetlere ve gördüğü rüyalara dayanarak Zincirli Servi’nin altına tunç şebekeli bir açık türbe yaptırmış, üzerine de devrin ünlü hattatı Yesarizade Mustafa İzzet Efendi’nin talik yazılı bir kitabesini koydurmuştur.




Emirgan Çınarı (Sarıyer)


İstanbul Sarıyer ilçesi, Emirgân’da ünlü Çınaraltı Kahvesi’ne ismini veren Emirgân Çınarı’nın edebiyatımızda önemli bir yeri vardır. Birkaç yüzyıllık bir geçmişi olan bu çınarın altında devrin tanınmış kişileri toplanmış ve çınarın altı bir nevi akademi konumuna gelmiştir.


Ruşen Eşref Ünaydın Boğaziçi isimli eserinde bu çınarın altından şöyle söz etmiştir:


“ Onun güzelliği üç sade şeyin birbirine uygunluğundan geliyor; çınar, mermer, deniz.


Dört, beş çınar, deniz kıyısında yokuşumsu bir meydanı kaplamış. Her birinin bir ağaç iriliğindeki dalları, mermer direkli beyaz bir cami minaresinin üst hizasına kadar sarmaş dolaş çıkıyor. Bu açık hava kahvesi yazları bir bakıma o semtin umumi selamlık dairesi… Geçenlerde bir gün beyaz ceketli bir bahriye zabiti, kaloş kunduraları kaldırımlarda çıkırdayan kranta bir memur mütekaidi (emekli) ile orada tavla oynuyordu. Zar ve pul takırtılarına, öteki basanın başına toplanmış gençlerin iddialı dört kol iskambil partileri de karıştı; her iki masanın gürültülerine de nargile tokurtuları kırıtkan dumanlı bir çeşni daha katıyordu.”


Emirgân Çınarı’nın ününün artması memleketin her yanına yayılmış, özellikle XX. yüzyılın başlarında burası tanınmış kişilerin uğradığı yer olmuştur. Özellikle Salı ve Cuma günleri öğleden sonraları memleket çapındaki ünlüler burada toplanır olmuştu.




Büyükdere Çınarı (Sarıyer)


İstanbul Sarıyer ilçesi, Büyükdere’de bulunan bu çınarın 4000 yıllık bir geçmişi olduğu rivayet edilmektedir. Ne var ki bu çınar I. Dünya Savaşı’ndan sonra yıkılmış ve yok olmuştur. Çınarın bulunduğu alana Bahçe Kültürleri İstasyonu yapılmıştı.


XIX. yüzyılda yapılmış bir gravürden bu çınarın birbirleri ile kaynaşmış birkaç iri gövdesi olduğu görülmektedir. Bu çınarın altında I.Haçlı Seferi komutanlarından Godefroy de Bouvillon 1096’da karargâhını kurmuş, bu nedenle de çınara “Platane de Godefroy Bouvillon” ismi verilmiştir.


Sultan II. Mahmut’un sık sık gittiği Büyükdere çayırında bu çınarın altında oturup Yeniçerilerin oynadığı Tomak oyununu seyrettiği kaynaklarda belirtilmektedir. Ayrıca devrin ünlü musiki üstatlarına da burada konserler verdirmiştir.


Büyükdere Çınarı bir söylentiye göre üzerine düşen yıldırımdan, bir başka söylentiye göre de içerisinde yapılan kahve ocağının tutuşması sonucu yanmıştır.

ÇİÇEK PASAJI




1870 yılındaki büyük Beyoğlu yangınında yanarak yıkılan Naum Tiyatrosu'nun arsası dönemin en zengin insanlarından biri olan Hristaki Zografos Efendi tarafından satın alındı. Rum Cleanthy Zanno`nun mimarlığında yeni bir tip çarşı binası olarak Cité de Péra adıyla yaptırıldı. Hem İstiklal Caddesi'ne hem de Tiyatro Sokağı'na açıldığı için pasaj niteliğinde olan yapı 24 dükkan, 18 lüks daireden oluşuyordu. Maison Parret ve Vallaury'nin pastanesi, Nakumara'nın Japon mağazası, Dulas'ın Natürel çiçekçisi, Schumacher'in hamur işleriyle ünlü fırını, Yorgo'nun meyhanesi, Keserciyan'ın terzihanesi, Acemyan'ın tütüncü dükkanı, Hristo'nun kafesi... pasajın ilk 30 yılı içerisinde faaliyete geçen önemli dükkanlarından sayılabilir.


Cité de Péra ya da Hristaki Pasajı denilen binanın mülkiyeti 1908 yılında Sadrazam Küçük Said Paşa'ya geçti. Mütareke yıllarında birçok çiçek dükkanı açıldı, o güne kadar daha çok Hristaki Pasajı olarak anılan yer Çiçek Pasajı adını aldı. Asıl olarak 1940'lı yıllarda açılan meyhaneler (özellikle Nektar Birahanesi) büyük bir müşteri kalabalığı çekmeye başladı. 1950'lerde çiçekçiler başka sokaklara doğru kaymaya başlayınca boşalan yerlere yeni yeni meyhaneler açılmaya devam etti. 1950'lilerin sonunda "Çiçek" adı daha çok bir hatıra olarak kalmıştı, pasaj tümüyle bugünkü meyhane kimliğine büründü.


10 Mayıs 1978'de bir gecede aniden çöken bakımsız bina, 1988'e kadar yıkık ve dağılmış biçimde kaldı. Belediyenin ve pasajı kurtarmak için kurulan "Çiçek Pasajını Yaşatma ve Güzelleştirme Derneği" nin girişimiyle onarılıp, eski haline sadık kalarak hizmete sokuldu.


Çiçek Pasajı Güzelleştirme ve Yaşatma Derneği, Beyoğlu Belediyesi ve Mey İçki arasında yapılan anlaşmayla dış cephe bakımı, cephe yenilemesi, çiçeklendirme ve aydınlatma gibi sorunlu kısımları yenileme çalışmaları için kısa bir süre kapalı kalan Çiçek Pasajı Aralık 2005'te tekrar hizmete girdi. 1970'li yıllarda Kayserili bir işadamı satın almış fakat sonra anlaşmazlık nedeniye satmıştır.

MİNİATÜRK







30 Haziran 2001 tarihinde temeli atılan Türkiye'nin ilk minyatür parkı olan Miniaturk, 02 Mayıs 2003 tarihinde Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından büyük bir törenle ziyarete açılmıştır.


Toplam 60.000 metrekare alan üzerine kurulan Miniaturk'te, 15.000 metrekare maket alanı, 40.000 metrekare yeşil ve açık alan, 3.500 metrekare kapalı alan, 2.000 metrekare havuz ve suyolu, 500 araçlık otopark yer almaktadır.


Eş zamanlı yürütülen proje koordinasyonu sayesinde 22 ay gibi kısa bir sürede tamamlanan Miniaturk, dünyanın en geniş maket alanına sahip ve en kısa sürede tamamlanan minyatür kentidir.


Türkiye ve Osmanlı coğrafyasından seçilmiş eserlerin 1/25 ölçekli maketlerinin yer aldığı Miniaturk'te, 45 eser İstanbul'dan, 45 eser Anadolu'dan 15 eser ise bugün Türkiye sınırları dışında kalan Osmanlı coğrafyasından olmak üzere, ilk etapta 105 sabit eser sergilenmektedir. Ancak daha sonraki eklemeler dikkate alınarak rezerv alanları da oluşturulmuştur. Altyapı, eklemelerin getireceği gereksinimler de hesaplanarak düzenlenmiştir. Böylelikle Miniaturk, bir anlamda, planlı kentleşmeye örnek oluşturarak büyümeye devam edecektir.


Maketler yurtiçinde 10, yurtdışında 3 atölye olmak üzere toplam 13 atölyede üretildi. Atölyeler dışında Yıldız Teknik Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Döner Sermaye İşletmelerinde de Miniaturk için üretimler gerçekleştirildi.


Maket yapımında sanayide kullanılan plastik bazlı, açık hava şartlarına uygun malzeme kullanıldı. Maketler yerlerine yerleştirilmeden önce, Miniaturk Test Alanında bekletilerek açık hava şartlarına uygunluğu bir kez daha test edildi.


Ayasofya'dan Selimiye'ye, Rumeli Hisarı'ndan Galata Kulesi'ne, Safranbolu Evleri'nden Sümeli (Sümela) Manastırı'na, Kubbet-üs Sahra'dan Nemrut Dağı Kalıntıları'na dek pek çok kültür ve medeniyetin izlerinin bir araya geldiği parkta, bugün artık yerlerinde olmayan Artemis Tapınağı, Halikarnas Mozolesi, Ecyad Kalesi gibi eserler de yeniden canlandırılmıştır.


Anadolu ve çevresinde hüküm sürmüş, izler bırakmış her medeniyetin Miniaturk'te yer almasına özen gösterilmiştir. Miniaturk ile Antik Çağ'dan Bizans'a, Selçuklu'dan Osmanlı'ya, 3000 yıllık yaşanmışlığın izleri Haliç kıyısına taşınmıştır.


Miniaturk'te yer alacak eserlerin seçimi Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Doç. Dr. Ahmet Haluk Dursun'un danışmanlığında bir kurul tarafından yapıldı. Seçimde eserlerin maketi yapılabilir nitelikte olmalarına özen gösterilmiş ve her biri ait oldukları teknolojisini, sanatını ve kültürünü yansıtan, binlerce yıldır ağır istilalara, savaşlara ve yıkımlara tanık olan bir coğrafyada hiçbir uygarlığın, sırf daha öncekiler yaptı diye yok etmeye kalkışmadan, koruduğu, onardığı, yaşattığı eserler Miniaturk'te maketleriyle yer almaktadır.


Kendi içine kapalı "masalsı" bir ortam yaratmayı hedefleyen Miniaturk projesi, Anadolu, İstanbul ve eski Osmanlı coğrafyasından eserlerin oluşturduğu üç ana bölümde ele alınmıştır. Bölümler küçük peyzaj düzenlemeleriyle birbirlerinden ayrılırken, sürekliliği sağlanmış, ziyaretçiyi yönlendiren bir gezi güzergahı oluşturulmuştur.


Alanın peyzaj planlaması altyapı çalışmalarıyla eşzamanlı olarak başlatıldı. Kullanılacak bitki türleri, Haliç kıyısındaki iklim şartlarına uygun ortamda yetiştirildi.


Miniaturk'ün genel konseptine uygun olarak maket alanında ince tekstürlü çimler, bodurlaştırılmış bitkiler ve bonzailer kullanıldı. Maketlerin yerlerine alınmasının ardından çimler serildi ve bitkiler dikildi.


Miniaturk'te, bir açık hava müzesi atmosferinde sergilenen maketlerin yanı sıra, ziyaretçilerin hoşça vakit geçirmesini sağlamak amacıyla farklı mekanlar da tasarlanmıştır; 400 kişilik oturma kapasitesiyle amfitiyatro, Miniaturk'ü hatırlatacak hediyelik eşyaların satışa sunulduğu alışveriş merkezi, küçük ziyaretçilerimizin ilgisini çekecek oyun alanı, satranç ve labirent bunlardan bazılarıdır.

HALİÇ





Tarih boyunca İstanbul un gelişmesine coğrafi konumu kadar, doğal ve çok emin bir liman olan Haliç'te etkin olmuştur. Liman Avrupa yakasını ikiye ayırır. Yaklaşık 8 km uzunluğunda olup en geniş yeri Boğaz tarafındaki girişidir; dip tarafta iki dere sularını Halice boşaltır. Gel-git olayı ve akıntı yoktur. Etraftaki bereketi topraklar, bol balık, tatlı su dereleri ve şeklinden dolayı "Altın Boynuz" ismi bereket sembolü anlamında verilmişti. Bizans devrinde girişe gerilen zincir düşman donanmaları kuşatmasını önlerdi. Haliç kıyıları zaman, zaman bazıları askeri amaçlı olan köprüler ile bağlanmıştı. Halen 5. köprü metro için planlanmaktadır.


İskelelerden Asya yakasına, Boğaziçi ve Adalara ulaşımı sağlayan vapur seferleri gün boyu hareketlidir. Topkapı Sarayı Harem bölümü Halici kuş bakışı seyreder. Sahilde bulunan saraya ait Sepetçiler Kasrı halen Uluslar Arası Gazeteciler camiasına tahsis edilmiştir. Avrupa trenlerinin son durağı 1890 tarihli Sirkeci İstasyonu burada bulunur. Eskisi Haliç içlerine taşınan yeni Galata köprüsü türünün en büyük örneğidir. Orta kısmı belirli günlerde açılır ve büyük tonajlı gemilerin trafiğine olanak sağlanır. Köprü üstü yaya ve oto trafiği ile ve de sunduğu manzara ile hareketli ve güzeldir.


1950 Yıllarından itibaren başlayan kirlenme 1980 den beri süregelen çalışmalar ile düzelmiştir. En büyük hamlelerden birisi sonucu Haliç kıyılarında dört binden fazla yapı istimlak edilip, iş yerleri şehir dışındaki yeni merkezlere nakledilmiş, kıyılar park ve bahçeler ile çevrilmiş, ilk defa inşa edilen dev kanal sistemleri ve kolektörler ile sular temizlenmiştir. Sahil boyu devam eden surlardan ancak, ikinci Atatürk köprüsü sonrası ile üçüncü, eski Galata Köprüsü civarında ki bölümler zamanımıza gelebilmiştir. Balat semtinde sahildeki dökme demirden yapılma küçük Bulgar kilisesi ve az ötede Fener Rum Ortodoks Patrikliği Baş kilisesi ve tesisleri yer almıştır. Karşı kıyıda; Kasımpaşa'daki büyük sahil binası (19 yy.) Deniz Kuvvetlerine aittir. Gemi çıpa ve demirleri atölyesi olan eski, 8 kubbeli bir yapı Koç ailesi tarafından tamir ettirilip maket, model, makine ve denizcilik alet ve edavatının teşhir edildiği bir müze haline getirilmiştir. Aynı semtteki Aynalı Kavak Kasrı Haliç Saraylarının günümüze gelmiş tek kısmıdır ve müze olarak ziyarete açıktır.

DOLMABAHÇE SARAYI



Dolmabahçe Sarayı, Avrupa sanatı üslûplarının bir karışımı olarak 1843-1856 yılları arasında inşa edilmiştir. Sultan Abdülmecit’in mimarı Karabet Balyan’ın eseridir. Osmanlı Sultanlarının her devirde birçok sarayı bulunurdu. Ancak esas saray Topkapı, Dolmabahçe Sarayının tamamlanmasından sonra terk edilmiştir. Dolmabahçe Sarayı 3 katlı, simetrik planlıdır. 285 odası ve 43 salonu vardır. Denizden 600 metrelik bir rıhtımı, kara tarafında ise birisi çok süslü 2 abidevi kapısı vardır. Bakımlı ve güzel bir bahçenin çevrelediği bu sahil sarayının ortasında, diğer bölümlerden daha yüksek olan tören ve balo salonu yer alır.


Sarayın giriş tarafı Sultanın kabul ve görüşmeleri, tören salonunun diğer tarafındaki kanat ise harem bölümü olarak kullanılmıştı. İç dekorasyonu, mobilyaları, ipek halı ve perdeleri ve diğer tüm eşyası eksiksiz olarak, orijinaldeki gibi günümüze gelmiştir. Dolmabahçe Sarayı mevcut hiçbir sarayda bulunmayan bir zenginlik ve ihtişama sahiptir. Duvar ve tavanlar devrin Avrupalı sanatkârlarının resimleri ve tonlarca ağırlığında altın süslemeleri ile dekore edilmiştir.


Önemli oda ve salonlarda her şey aynı renk tonuna sahiptir. Bütün zeminler birbirinden farklı, çok süslü ahşap parke ile kaplıdır. Meşhur Hereke ipek ve yün halıları, Türk sanatının en güzel eserleri, birçok yerde serilidirler. Avrupa ve Uzak doğunun ender dekoratif el işi eserleri sarayın her yerini süslerler. Pırıl, pırıl kristal avize, şamdan ve şömineler sarayın pek çok odasında güzelliklerini sergilerler. Dünyadaki saraylar içerisinde en büyük balo salonu buradakidir. 36 m. Yüksekliğindeki kubbesinden ağırlığı 4.5 ton olan devasa kristal avize asılı durur. Önemli siyasi toplantılarda, tebrik ve balolarda kullanılan bu salon, önceleri alttaki, fırına benzer bir düzen ile ısıtılırdı. Saraya kalorifer ve elektrik sistemi daha sonraları eklenmiştir. 6 Hamamdan Selamlık bölümündeki, eşi olmayan, güzel oymalı alabaster mermerleri ile dekorludur. Büyük salonun üst galerileri orkestra ve diplomatlar için ayrılmıştı.


Uzun koridorlar geçilerek varılan harem bölümünde, sultan yatak odaları ve sultanın annesinin bölümü ile diğer kadın ve hizmetkârların bölümleri bulunmaktadır. Sarayın kuzey eklenti bölümü şehzadelere tahsis edilmişti. Girişi Beşiktaş semtinde olan yapı Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmet vermektedir.


Cumhuriyet döneminde, Atatürk’ün İstanbul ziyaretlerinde ikametgâh olarak kullanılan sarayda en önemli olay 1938’de Atatürk’ün ölümüdür. Halkın ziyaretine açık tutulan Atatürk’ün naşı buradan Ankara’ya gönderilmişti. Halen saraydaki saatler bu büyük Türk’ün anısına ölüm saatinde durdurulmuştur. Dolmabahçe sarayı haftanın belirli günlerinde ziyarete açık olup, görülmesi şart olan İstanbul hazinelerinden bir diğeridir.

MOLLA ZEYREK CAMİİ





Molla Zeyrek Camii olarak bilinen Pantokrator bugüne kalabilmiş önemli Bizans kiliselerinden biridir. Fatih Sultan Mehmed zamanında camiiye dönüştürülen bu yapının tarihi 12.yüzyılın ilk çeyreğine dek uzanıyor. Günümüzde oldukça perişan haldeki kilise aslında üç kilisenin bir araya gelmesinden oluşuyor.


Üç kilise bir arada, İstanbul'da, Ayasofya'dan sonra, ayakta kalan en büyük kiliseyi oluşturur. Kompleksi ve ilk inşa edilen güneydeki Pantokrator'u, II. Komnenos'un karısı İmparatoriçe Eirene yaptırdı. Eirene'nin ölümünden sonra imparator kocası burada bir kilise daha yaptırmaya karar verdi ve Pantokrator kilisesinin birkaç adım kuzeyinde Meryem'e adadığı bir kilise daha inşa ettirdi.


Böylece birbirine çok yakın iki kilise ortaya çıkınca, İmparator Komnenos bunları birleştirmeye karar verdi ve aralarına, bu üçlünün en küçüğü olan üçüncü şapeli yaptırdı. İoannis Komnenos, bina tamamlandıktan sonra, bir de son narteks yaptırmıştır. Bu, herhalde, kilisenin cephesi boyunca uzanıyordu, ama şimdi tuhaf bir biçimde binanın ortasında kalıyor. Kiliseye buradan giriyoruz; kuzeydeki ve güneydeki kiliselerin narteksleri ortadaki şapelin de önünü kapayarak, ortada buluşuyor. Güneydeki kilisenin üç apsisi var. Eski sütunların yerine Osmanlı döneminde payeler konmuş.Yunan haçı planı açıkça belli. Mermer döşeme ve duvar kaplamalarının çoğu duruyor.


Ortadaki şapel aynı zamanda Komnenoslar'ın aile mezarı olmak üzere tasarlanmıştı. Burada mezarın yeri hala görünür durumdadır. Orta şapel küçük olduğu için onun yan nefleri yoktur, apsisi de tektir. Buna karşılık biri kilisedeki en büyük kubbe olmak üzere, iki kubbesi vardır. Kuzeydeki şapelde de eski sütunların yerini payeler almış, iç süsleme ise tamamen ortadan kalkmıştır.


Üç kilise birleştirilince arada duvarlar yer yer yıkılarak tek bir mekan elde edilmiştir. Binanın bütünü, Fatih zamanında camiye çevrilmiş olmakla birlikte şu sıralarda yalnız güney kısmı cami olarak kullanılıyor. Fatih Sultan Mehmed İstanbul'un fethinden sonra, kendi camiini ve külliyesini yaptırıncaya kadar, Pantokrator'un ayakta kalmış binalarını medreseye çevirdi; başına da, o dönemin önemli bilginlerinden Zeyrek Mehmed Efendi'yi getirdi. Bu nedenle bu yapı ve içinde yer aldığı semt 'Zeyrek' olarak adlandırılır.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

BOĞAZİÇİ KÖPRÜSÜ

Avrupa ve Asya kıtalarını ayıran İstanbul Boğazı'ndan karşıdan karşıya geçişi sağlayan ilk köprü. Boğaziçi Köprüsü'nün yapımına 1970 yılında başlandı ve 29 Ekim 1973 tarihinde tamamlanarak hizmete açıldı. Köprünün toplam uzunluğu 1560 metre, iki kule arası uzunluğu 1073 metredir.Köprünün deniz yüzeyinden yüksekliği 64 metredir. İnşaat safsasından açılışına kadar bir dönemin iki kutbunun üzerinde tartışmasına neden olan doğu ve batıyı birleştiren simgesel köprü. Boğaziçi Köprüsü'nün büyük ihtimalle hiçbir yerde görmediğiniz tarihi fotoğrafları.


Avrupa ve Asya kıtalarını ayıran Boğaz'dan karşıdan karşıya kolayca geçebilme fikri yüzyıllar boyunca çekiciliğini korudu. Bilinen en eski Boğaz geçişi M.Ö. 511 yılında gerçekleştirildi. İskit seferine çıkan Pers Kralı Darius'un 700 bin kişilik ordusu, gemilerin yan yana getirilmesiyle oluşturulan yüzer köprü ile Trakya'ya geçti.


Mühendisler, Boğaz'ın bir köprüyle geçilmesi konusunda zaman zaman değişik projeler üretse de bunlar tasarı halinde kaldı. Örnek olarak 1940 yılında Nuri Demirağ'ın girişimiyle Türk muhendisler ve Amerikalı uzmanlar tarafından boğaz köprüsü projelendirilmiş ve bu işe talip olunmuştur ama o zamanki iktidar tarafından "boğaza köprü olmaz, yıkılır" diye bu teklif rededilmiştir. 20. yüzyıl'ın ikinci yarısında İstanbul'un hızla gelişmesi ve Avrupa-Asya arasındaki trafiğin artışı Boğaz'a köprü yapılmasını zorunlu hale getirdi. Bunun üzerine Boğaziçi Köprüsü tasarlandı ve 1970 yılında da yapımına başlandı ve 29 Ekim 1973 yılında tamamlanarak hizmete açıldı. Avrupa ve Asya ile sabit bağlantı olarak Türkiye ulaşım ağının çok önemli bir halkasını oluşturan köprüde, o dönemden bugüne beklenen trafik artışı beklenenin çok üstünde gerçekleşti. Köprünün ilk hizmete açıldığı yıl günlük ortalama araç geçişi 32 bin iken 1987'de bu sayı 130 bine, 2004 yılında ise 180 bine çıktı.1978'den beri yaya trafiğine kapalıdır.








20 Şubat 1970: Temel atma töreni (Beylerbeyi)


Mart 1970'de Ortaköy ayaklarının kazısı başladı. Hemen ardından da Beylerbeyi ayaklarının kazısı başladı.




4 Ağustos 1971: Kule montajı




17 Ağustos 1971: Kule montajı




Ortaköy kulesinin inşaatı
Mayıs 1971'de Ortaköy çelik kulelerinin montajına başlandı. Beylerbeyi kulelerinin montajına ise Temmuz 1971'de başlandı. 1972'nin Ocak ayında her iki çelik kule de yükseldi.






Dikey kulelerin birbirleriyle yatay olarak bağlanması
Kuleler tamamlanınca Ortaköy'den Beylerbeyi'ne kadar denizin yüzeyine, birbirine paralel; 2 adet kılavuz halat serildi ve bunlar kulelerden aynı anda çekilerek, ilk birleşim sağlandı (Ocak 1972).




Taşıyıcı çelik halatların çekimi






Taşıyıcı halatlarla ilk bağlantı


Ardından, tellerin gerilim ve büküm işlemleri 10 Haziran 1972'de başladı ve köprünün açılışına kadar sürdü.
İtalya ve İngiltere'de hazırlanan, içi boş kutular şeklindeki 60 adet tabliyeyi oluşturacak olan paneller, demonte vaziyette denizyoluyla getirilerek, Göksu birleştirme şantiyesine bırakıldı ve burada montajları yapılmaya başlandı..






21 Şubat 1972: Kılavuz halatlar çekiliyor.




Kuleler (henüz tabliyesiz)




Kulelerden birinin içi
Aralık 1972'de ilk tabliye köprüye gerilen çelik halatlara, salıncak sistemiyle monte edilmeye başlandı. Kulelerin tepesindeki vinçler yardımıyla ve palangalar vasıtasıyla içi boş tabliyeler askı halatlarına bağlandılar. Tabliyelerin yukarı çekilmesine köPage Rankingünün ortasından başlandı ve sırasıyla iki uca doğru eşit sayıda çekildi




Tabliyelerin orta kesimden başlayan montajı




Tabliye montajı devam ediyor
26 Mart 1973'de son tabliye de montajlandı. Ardından 60 adet tabliye birbirine kaynaklandı. Böylece, ilk kez yürüyerek Asya dan Avrupa'ya geçildi.






26 Mart 1973: Son Tabliye denizden montaja getirilirken






26 Mart 1973: Son Tabliyenin Montajı tamamlanmak üzere
Nisan 1973'de kauçuk alaşımlı çift kat asfaltının dökümüne başlandı.
1 Haziran 1973'de asfalt döküm işlemi tamamlandı.






Köprü üzerinde kauçuk menşeili Asflatlama
Kulelerin altındaki geçiş noktalarına, köprüdeki genleşmeye uyum sağlaması amacıyla dönen-levhalar (rolling leaf) monte edildi.




23 Temmuz 1973: Rolling leafların montajı
Yaklaşım viyadüklerinin inşasına (Ortaköy ve Beylerbeyi üzerinden geçen) Şubat 1973'de başladı ve Mayıs 1973'de bitirildi.






Yaklaşım viyadüğü inşaatı






Ortaköy Yaklaşım viyadüğü inşaatı




20 Temmuz 1973: Yaklaşım viyadüğü inşası
8 Haziran 1973'de ilk defa araçla geçiş tecrübesi yapıldı.






Yaklaşım viyadüğü inşaatı


(Bu arada; 15 Mart 1974'de Çevreyolu'nun önemli geçişlerinden olan; Haliç Köprüsü'nün iki yakası birleştirildi ve yaya olarak geçildi. 10 Eylül 1974'de de Haliç Köprüsü açıldı).




Haliç Köprüsü'nün inşaatı (henüz bitirilmiş ve Çevre yolunun bağlantısı tamamlanmış) 1973 sonları)


Tüm çalışmalar tamamlandı ve köprü açılışa hazırlandı.








İnşaat bitmek üzere
... Ve Köprü 30 Ekim 1973'de törenle açıldı... (Cumhuriyet'in 50. Yıldönümü)




Açılış sabahı






Açılış töreni.
Köprünün açıldığı gün halk o kadar yoğun bir ilgi gösterdi ki, onbinlerce kişi aynı anda köprünün üzerinde Asya'dan Avrupa yakasına doğru ve bir süre sonra da her iki yakaya doğru karşılıklı yürümeye başladı. Açılış şerefine araç yolundan da yayalara yürüme izni verilince, köprünün üzerinde yaya adımlarının çokluğu ve bu yoğunluğun homojen olarak köprünün tüm yüzeyine yayılması sonunda rezonans artışı had safhaya girerek, köprüyü salıncak gibi sallanmaya başlayınca, daha ilk günden köprümüz çökmesin korkusuyla, derhal yaya geçişine son verildiğini gazeteler günlerce yazdılar...(Gerçekten de lastik tekerlekli araçların geçişleri yerine onbinlerce adımın aynı anda zemine yaptığı darbesel etki, lastik tekerlekten çok daha fazla tehlikeye yol açar, salınım artmaya başlayınca da bunun sönümlenmesi oldukça zordur, hızla sallanan salıncağın uzun süre sonra yavaşlayarak durması gibi)... Hatta yanlış hatırlamıyorsam, gazetelerde şu örnek verilmişti: Köprüden arka arkaya tanklar geçse o derece risk oluşturmaz ama, bir tabur asker uygun adımla köprüyü geçmeye çalışırsa, bu daha büyük tehlikedir. Ayakların aynı anda yere vurması yüzünden...






30 Ekim 1973: Tören Alanı-Yayaların yürüyüşü Başladı...




Köprünün açıldığı hafta
Köprüden yayalara (iki kenardaki yaya yollarından geçmeleri şartıyla) geçiş; 2 Mayıs 1974'de verildi (Geçiş ücreti 1 lira). Köprünün taşıyıcı ayaklarının (daha doğrusu kulelerinin) dördünde de yayaları yukarıya taşıyan dev asansörler mevcuttu ve yayalar bunları kullanarak köprüye çıkarlar, yürüyerek karşıya geçince de, yine buradaki kulelerin asansörlerini kullanarak aşağıya inerlerdi. Ancak köprüden aşağıya atlayanların sayısının artması yüzünden birkaç yıl sonra yayalara yasak geldi ve bundan böyle köprü, günümüze kadar yaya özürlü olarak hizmetine devam etti.