29 Mayıs 2011 Pazar

ESKİ İSTANBUL NOSTALJİSİ

Modern çağın en büyük handikaplarından biri, insanları kendi tarih ve kültürüne bağlayan damarları birer birer koparması, fertleri kişiliksiz, sıradan ve tek tip kitleler haline getirmesidir. Cami, medrese, külliye, mescit, han, hamam, çeşme, köprü, idari bina şeklinde Osmanlı'dan kalma pek çok tesis, Cumhuriyet (özellikle de İnönü) döneminin tarihimizi dışlayan katı tutumu sebebiyle bilerek ya da ihmal sonucu yıkılmış, çökmüş, yanmış ve yok olmuştur. Depo haline getirilen mescitler, ahır olarak kullanılan külliyeler, mesken haline getirilen medreseler ve sadece Eminönü ilçesinde yıkılan 40'a yakın küçük cami, yeni neslin tarih bilincinde önemli yaralar oluşturmuş hazin olaylardır.


OSMANLI DÖNEMİ'NDE İSTANBUL


Son dönemlerinde bile 2 milyon kilometrekarenin üstünde bir toprağa hükmeden Osmanlı payitahtının kalbi şüphesiz İstanbul'da atmaktaydı. İmparatorluğun her yanındaki fikir, sanat ve kültür elçilerinin gözü, kulağı ve bir ayağı İstanbul'da olur, feyzlerini bu mukaddes şehrin mensuplarından alırlardı. Ülkenin hem yönetim, şeriat ve tarikat, hem de ticaret merkezi olan İstanbul'a her aklına esen dengini toplayıp göç edemez; izin alıp göç edebilense dili, yaşayışı ve insan ilişkileriyle kendine has bir özellik oluşturan İstanbul kültürüne uyum sağlamak zorunda kalırdı. Peygamberimizin "rızkın onda dokuzu ticaretedir" sözüne rağmen ticaretle uğraşmak nedense ikinci sınıf bir iş olarak görülür; İstanbul'un, dolayısıyla tüm ülkenin ticaret ve ekonomi hayatı neredeyse tamamen azınlıkların eliyle işletilirdi. Kendi hukukunu uygulama, dini hayatını yaşama ve giyiminde tümüyle serbest olan azınlıklar, nazif bir Osmanlı inceliğini üstlerinde taşır, nezaket kurallarına uyar, yaşadıkları topluma ters hareketten kaçınırdı.
Tüm bu kültür renkliliği içinde sanat, kültür ve dini hayatın temelini oluşturan tesisler İstanbul kadar imparatorluğun her yanına da ulaştırılmaya çalışılırdı. Zaten Osmanlı'yı yönettiği ülkelerde güçlü ve halkı yöneticilerden memnun bir topluluk kılan özellik de (adaletin yanısıra) her yörede kurulan bu tesislerle insan yaşamını kolaylaştırma çabasıydı.


CUMHURİYET DÖNEMİ'NDE İSTANBUL


İstanbul, Cumhuriyet döneminde başkent olma konumunu Ankara'ya kaptırmış olsa bile, tarih, kültür ve sanat merkezi olma özelliğini yine de korumaktaydı. Başlangıçta Ankara'ya muhalif fikrin başını çeken İstanbul entelektüeli, devrimlerin zaman içinde zorla (hatta kanla) kabul ettirilme sürecinde giderek kabuğuna çekilmiş, muhalefetini kendi içine gömer hale gelmiştir. Aydınların bu küskünlüğüne Ankara'daki siyasi çıkar kavgaları da eklenince ülkenin kültür-sanat hayatı neredeyse tamamen çökmüş, Osmanlı geleneğini devam ettirecek yeni tesislerin yapımı bir yana, olanlar bile fonksiyonsuz hale getirilmiştir. Başta hukuk olmak üzere her şeyi batıdan alma kolaycılığı ve alternatif görüşlerin kuvvet yoluyla bastırılması ise, ülkenin fikir hayatında önemli yaralar açmıştır. İki ana özelliği böylece kaybeden İstanbul'a kala kala ticaretin motoru olma görevi kalmış, bu fonksiyonu her dönemde başarı ile devam ettirmiştir.

22 Mayıs 2011 Pazar

Gülhane Parkı


(Sarayburnu Parkı da denir), İstanbul ilinin Fatih ilçesinde yer alan tarihi bir parktır. Alay Köşkü, Topkapı Sarayı ve Sarayburnu arasında yer alır.


Gülhane Parkı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Topkapı Sarayı'nın dış bahçesiydi ve içinde bir koru ve gül bahçelerini barındırırdı. İstanbul şehremini operatör Cemil Paşa (Topuzlu) zamanında düzenlenerek 1912 yılında park haline getirildi ve halka açıldı. Toplam alanı 163 dönüm kadardır. Parkın girişinde sağ tarafta İstanbul şehremini ve belediye başkanlarının büstleri vardır. Ayrıca, Sarayburnu kısmında Atatürk'ün Cumhuriyetten sonra dikilen ilk heykeli (3 Ekim 1926) bulunur. Heykel, Avusturalyalı mimar Kripel tarafından yapılmıştır. Parkın ortasından iki yanı ağaçlı yol geçer. Bu yolun sağında ve solunda dinlenme yerleri, çocuk bahçesi bulunmaktadır. Boğaza doğru kıvrılarak inen yokuşun hemen sağında bir Aşık Veysel heykeli, yokuşun sonuna doğru biraz üst kısımda ise Romalılardan kalma Gotlar Sütunu vardır. Parkın Sarayburnu kısmı eskiden Sirkeci demiryolu hattı üstünden bir köprüyle ana parka bağlıydı. Bu kısım sonradan sahilyolu (1958) ile parktan ayrıldı. Atatürk, halka latin harflerini halka ilk defa bu parkta 1 Eylül 1928 tarihinde gösterdi. Atatürk'ün naaşı Ankara'ya gönderilirken, İstanbul'daki son tören Gülhane Parkı'nın Sarayburnu bölümünde 19 Kasım 1938 tarihinde yapıldı. Tabut, top arabasından 12 general tarafından alınarak Yavuz zırhlısına götürülmek üzere rıhtımdaki bir dubaya yanaşan Zafer destroyerine konuldu.


Yıllardır çok kötü ve harap bir şekilde bulunan park 2003 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilerek, eski görkemli günlerini aratmayacak bir duruma getirildi.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

ALMAN ÇEŞMESİ




Sultan Ahmet Meydanı’nda, I. Ahmet Türbesi’nin karşısında konumlandırılmış olan Alman Çeşmesi; Alman İmparatoru II. Wilhelm’in ikinci İstanbul ziyareti anısına bina edilmiş;çeşmenin planı Mimar Spitta tarafından çizilmiş ve çeşme, Mimar Schoele başta olmak üzere Carlitzik ve Joseph Antony’nin de içinde bulunduğu mimari ekiple şekillendirilmiştir.


27 Ocak 1901 yılında II. Wilhelm’in doğum gününde açılışı yapılan, neorönesans tarzda sekizgen plan üzerine kubbeli olarak inşa edilen çeşme; Almanya’da hazırlanmış ve parçalar halinde İstanbul’a taşınarak Sultan Ahmet Meydanı’ndaki yerini almıştır. Yeşil renkli somaki taşından sekiz kolon üzerine oturtulmuş kubbenin içi mozaiklerle kaplıdır ve kubbe eteğinde sekiz madalyon bulunur. Bu madalyonlara II. Amdülhamid tuğrası ve II. Wilhelm’in insiyalleri işlenmiştir.


Köklü Türk ve Alman dostluğunun güzel bir eseri olan Sultan Ahmet Meydanı’ndaki çeşmenin kolonları arasındaki kemerler, çeşmenin sanatsal değerini artıran öğeler olmuştur.

İSTANBUL'DA TARİHİ AĞAÇLAR



Doğal olarak yaşamlarını sürdürebilme olanağını bulabilen ağaçlar, önlerindeki bir çok tarihi olaya da tanık olmuşlardır. Günümüz İstanbul’unda öylesine yaşlı ağaçlar vardır ki, onların isimleri tarihi olaylarla birlikte anılmaktadır. Yüzyıllar boyunca ulu gövdeleri, geniş dalları birçok anıyı saklamışlardır. Sultanahmet Meydanı’ndaki Kanlı Çınar, Gülhane Parkı önündeki Yeniçeriler Çınarı, Koca Mustafa Paşa Camisi’nin avlusundaki Zincirli Servi, Büyükdere’deki Büyükdere Çınarı ile Emirgân Çınarı bunların başında gelmektedir. Bu ağaçların önünde tarihin en kanlı olayları cereyan etmiş, bazılarının gövdelerini meczuplar istila etmiş, bazılarının isimleri çeşitli söylentilere karışmış, bazısının altında da devrin en seçkin simaları toplanarak akademik konuları tartışmışlardır.


İstanbul tarihinde iz bırakmış ağaçlardan Yeniçeriler Çınarı’nın ayrı bir öyküsü vardır. Sultanahmet Meydanı’ndan Gülhane Parkına inen yolun başındaki bu çınar tarihi bir olaya rastlantı sonucu da olsa tanık olmuştur.




Yeniçeriler Çınarı (Eminönü)


Fatih Sultan Mehmet’in ilk sarayının bulunduğu bugünkü Topkapı Sarayı’nda yaşayan hizmetkârlardan genç bir kız hürriyetine kavuşabilmek için duvarlara tırmanıp kendisini saray dışına atmıştır. Ne var ki, tanımadığı bir kişi onun saray giysilerinden ve heyecan içerisinde oluşundan şüphelenerek yakalamış, buradaki heybetli çınarın gövdesi içerisine hapsetmiş, bahşiş koparabilmek için saraya haber vermiştir. Fatih Sultan Mehmet olayı öğrenir öğrenmez, o adamı huzuruna çağırmış, davranışından memnun olduğunu ve karşılığında isteğinin ne olduğunu sormuştur. Adam ise yaptığı bu işin karşılığında para istemediğini, hünkâr tarafından mutlak mükafatlandırılmak isteniyorsa, çınar yakınında bir yeniçeri ocağının kurulmasını dilemiştir. Bunun üzerine de bu çınarın yanında bir yeniçeri ocağı kurulmuş, “Kız Bekçileri” ismi de bu ocağa verilmiştir. Topkapı Sarayı’nın ön karakolu olan bu ocakta kırk yeniçeri sürekli nöbet tutmuş, buradaki askerler heybetli görünüşleri, renkli giysileri ile gelip geçen herkesin dikkatini çekmiştir. Yeniçerilerin kaldırılmasına kadar bu karakol önemini korumuş, İstanbul’a gelen gezginler ve yabancı devlet elçileri bu çınardan “Yeniçeri Ağacı” veya “Kız Bekçileri” ismi ile söz etmişlerdir.




Kanlı Çınar (Vaka-i Vakvakiye) (Eminönü)


Sultanahmet Meydanı’ndaki bir diğer çınar ağacının önünde kanlı olaylar olmuş ve bu nedenle ona “Kanlı Çınar” ismi verilmiştir. Günümüze ulaşamayan bu çınar, Ayasofya ile Sultanahmet camileri arasında, bugün park olan yerde bulunuyordu. Burada ağacın dikkati çeken bir özelliği de dallarından birisinin Ayasofya’yı göstermesi idi.


Tarihin derinliklerine baktığımızda bu çınarın isminin ilk kez Sultan İbrahim’in tahttan indirildiği günlerde geçtiğini görüyoruz. Sultan İbrahim’in tahttan indirmek için ayaklananlar önce Sadrazam Ahmed Paşa’yı yakalamış ve asileri destekleyen Vezir Sofu Mehmet Paşa’ya teslim etmişlerdir. Kurnaz ve işini bilen bir vezir olan Mehmet Paşa önce Onu Şehzadebaşı’ndaki konağında ağırlamış, sonra da şeyhülislamdan idamı için fetva almıştır. Öte yanda Ahmed Paşa malını mülkünü Mehmed Paşa’ya bırakarak canını kurtardığını sandığı anda birden karşısında devrin ünlü celladı Kara Ali’yi görünce her şeyin bittiğini anlamıştı. Kara Ali ve diğer cellatlar onu sürükleyerek konağın bodrumuna indirip kementle boğmuşlardır. Bunun ardından sadrazamın cesedi bir ata bağlanarak sürüklene sürüklene Sultanahmet’teki bu çınarın altına bırakılmıştır. Bu arada yeniçeri kılığına giren bir câni, insan yağı romatizmaya iyi gelir diyerek sadrazamın şişman vücudunu parça parça doğrayarak isteyene vermeye başlamıştır. Bu acı olay üzerine bu çınara “Kanlı çınar” sadrazama da bin parça anlamında “Hazerpare Ahmet Paşa” ismi yakıştırılmıştır.


Kanlı Çınar, bir süre sonra yeni bir kanlı olaya sahne olmuştur. Yeniçeri ulûfelerinin dağıtıldığı bir gün Girit seferinden dönen yeniçerinin dağıtımdan pay alamamaları, kapıkulu ocaklarına da ayarı düşük akçe verilmesi ortalığı karıştırmış ve yeni bir ayaklanmaya neden olmuştur. At Meydanı’nda toplanarak saray kapılarına dayanan yeniçeriler ve onlara katılanlar yeni kurbanlar istemeye başlamıştır. Sultan IV. Mehmet henüz çocuk yaşta bir padişahtı. Padişahın yanındakiler asilere direnmişlerse de durumun daha da kötüye gitmesi üzerine istenilen kişileri boğdurup saray duvarlarının dışına bırakmışlardı. Boğdurulanlar arasında Kızlar Ağası, Kapı Ağası, Padişahın müsahibi ile Kösem Valde Sultan zamanında nüfuzu artan Mülki Kalfanın kocası Şaban Ağa’da bulunuyordu.


Bundan sonra isteklerini elde eden asiler, kesik başları çınarın dallarına asmıştır. Buradaki başlar günlerce asılı kalmış, rüzgarla sallanmış ve halk bu görünümü dehşet içerisinde seyretmiştir.


Çınara ikinci kez kanlı bir olaydan sonra “Vaka-i Vakvakiye” ismi halk tarafından yakıştırılmıştır. İstanbullu bir şair de bu olay üzerine bir şiir yazmıştır.


Gûşu merihe erüp tantana-i cahü celâl
Lerzenâk etti bu kavga gühu âfâkı
Oldu mahmur nice mest müdamı devlet
Câmı ikbale ne tarh etti bilinmez Sâki
Bağbanı felek gine güzârı seyret
At Meydanına dikti secere-i vakvakı.


Sultanahmet Meydanı’ndaki bu çınarın yazgısı bununla sona ermemiş, 1826 yılında son yeniçeri isyanı bastırıp, ocak dağıttığı zaman Sultanahmet Camisine gizlenen son yeniçeriler de boğdurulup cesetleri yine bu çınarın dallarına asılmıştır.
Secerei Vakvak’ın öyküsünü hazırlayıp, şiire çeviren İzzet Molla da şu dizeleri yazmıştır:


Bir zaman ehli fitne camii Hanı Ahmedde
Bigünah asmış iken kullarını Hallâkim
Şimdi erbabı Şekanın dökülüp kelleleri
Meyve vaktine yetiştik, secerei vakvakın.




Zincirli Servi (Fatih)


İstanbul ili Fatih ilçesi Kocamustafapaşa’da, Kocamustafapaşa Cami’sinin avlusunda bulunan, desteklerle korunmaya çalışılan zincirli servinin İstanbul folklorunda önemli bir öyküsü vardır. Buna göre; Bu zincir borcunu kabul etmeyenler ağacın altına getirilecek olunursa, zincir hareketlenerek borçlunun üzerine değermiş. Bu nedenle de alacaklı birçok kişi Osmanlı tarihinde Kadı’nın yerine şahitler önünde, yakaladığı borçlusunu servinin önüne götürür ve onun vereceği hükmü beklermiş. Ancak servinin üzerindeki zincirin nasıl ve ne şekilde hüküm vereceği de bilinmez. Zincirli Servi ile ilgili bir başka inanışa göre de bu zincir kıyametin kopmasını önlüyormuş. Zincir yerinden kopup düşecek olursa o zaman kıyamet koparmış.


Yüzyıllar serviyi öylesine yıpratmış ki nihayet zinciri taşıyamamış, yerinden koparak yere düşmesin diye zincir İstanbul Belediye Müzesi’ne kaldırılmış.


Bu ağacın yanında tunç şebekeli, üzeri kitabeli, mevsimine göre açan çiçeklerle bezeli bir mezar bulunmaktadır. Bu mezarla ilgili de bazı inanışlar vardır. İslam tarihlerine göre Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra ailesi esir edilmiş, önce Şam’a getirilmiş, sonra da Yezid onları Medine’ye göndermişti. Zincirli Servi’nin yanındaki bu mezar Hz. Hüseyin’in Fatma ve Sakine isimlerindeki iki kızına aittir. Bu kızların Arap Yarımadası’ndan İstanbul’a ne şekilde geldikleri de bilinmiyor. Tarihi belgelerle ispatlanamayan bu geliş iki şekilde olmuştur. Bunlardan birine göre Yezid, Hz. Hüseyin’in kızlarını Bizans İmparatoru IV. Konstantin’e cariye olarak göndermiştir. Diğer rivayete göre de Yezid, kızları Mısır’a deniz yolu ile gönderirken gemi korsanların hücumuna uğramış, içerisindekiler esir edilerek İspanya’ya götürülmüştür. İspanya Kralı da esirler arasından seçtiklerini IV. Konstantin’e hediye olarak göndermiş ve bunların arasında da Hz. Hüseyin’in kızları İstanbul’a gelmiştir. Bir başka rivayete göre de bu iki kızı Haçlılar Beyrut’tan İstanbul’a getirmiştir.


IV. Konstantin bu kızların Hz. Hüseyin’in kızları olduğunu öğrenince onları diğer esirlerden ayırmış ve bugünkü Kocamustafapaşa Camisi’nin bulunduğu yerdeki Hagios Andreas Manastırı’nda misafir etmiştir. İmparator kızları kendi oğulları ile evlendirmek istemişse de kızlar, kendilerine yapılan evlenme teklifine ancak kırk gün sonra cevap vereceklerini söylemişlerdir. Verilen süre bittiği zaman cevabı almaya gidenler iki kardeşin birbirlerine sarılmış, üzerlerine nur inmiş cesetleri ile karşılaşmışlardır. Bunun üzerine Tahire-i Muhteremeler diye isimlendirilen bu iki kardeş bugünkü Kocamustafapaşa Camisi’nin avlusunda Zincirli Servi’nin yanına gömülmüşlerdir. Sonraki devirlerde mezarın yeri kaybolmuştur.


İstanbul’un fethinden sonra Sümbül Sinan Efendi bu rivayetleri göz önüne alarak buraya bir mezar yapmış, yanına da bir Bektaşi tekkesi kurmuştur. Ayrıca ölümünden önce de “Beni Tahire-i Muhteremelerin ayakucuna gömünüz” diye vasiyet etmiştir.


Sultan II. Mahmut kendisine nakledilen rivayetlere ve gördüğü rüyalara dayanarak Zincirli Servi’nin altına tunç şebekeli bir açık türbe yaptırmış, üzerine de devrin ünlü hattatı Yesarizade Mustafa İzzet Efendi’nin talik yazılı bir kitabesini koydurmuştur.




Emirgan Çınarı (Sarıyer)


İstanbul Sarıyer ilçesi, Emirgân’da ünlü Çınaraltı Kahvesi’ne ismini veren Emirgân Çınarı’nın edebiyatımızda önemli bir yeri vardır. Birkaç yüzyıllık bir geçmişi olan bu çınarın altında devrin tanınmış kişileri toplanmış ve çınarın altı bir nevi akademi konumuna gelmiştir.


Ruşen Eşref Ünaydın Boğaziçi isimli eserinde bu çınarın altından şöyle söz etmiştir:


“ Onun güzelliği üç sade şeyin birbirine uygunluğundan geliyor; çınar, mermer, deniz.


Dört, beş çınar, deniz kıyısında yokuşumsu bir meydanı kaplamış. Her birinin bir ağaç iriliğindeki dalları, mermer direkli beyaz bir cami minaresinin üst hizasına kadar sarmaş dolaş çıkıyor. Bu açık hava kahvesi yazları bir bakıma o semtin umumi selamlık dairesi… Geçenlerde bir gün beyaz ceketli bir bahriye zabiti, kaloş kunduraları kaldırımlarda çıkırdayan kranta bir memur mütekaidi (emekli) ile orada tavla oynuyordu. Zar ve pul takırtılarına, öteki basanın başına toplanmış gençlerin iddialı dört kol iskambil partileri de karıştı; her iki masanın gürültülerine de nargile tokurtuları kırıtkan dumanlı bir çeşni daha katıyordu.”


Emirgân Çınarı’nın ününün artması memleketin her yanına yayılmış, özellikle XX. yüzyılın başlarında burası tanınmış kişilerin uğradığı yer olmuştur. Özellikle Salı ve Cuma günleri öğleden sonraları memleket çapındaki ünlüler burada toplanır olmuştu.




Büyükdere Çınarı (Sarıyer)


İstanbul Sarıyer ilçesi, Büyükdere’de bulunan bu çınarın 4000 yıllık bir geçmişi olduğu rivayet edilmektedir. Ne var ki bu çınar I. Dünya Savaşı’ndan sonra yıkılmış ve yok olmuştur. Çınarın bulunduğu alana Bahçe Kültürleri İstasyonu yapılmıştı.


XIX. yüzyılda yapılmış bir gravürden bu çınarın birbirleri ile kaynaşmış birkaç iri gövdesi olduğu görülmektedir. Bu çınarın altında I.Haçlı Seferi komutanlarından Godefroy de Bouvillon 1096’da karargâhını kurmuş, bu nedenle de çınara “Platane de Godefroy Bouvillon” ismi verilmiştir.


Sultan II. Mahmut’un sık sık gittiği Büyükdere çayırında bu çınarın altında oturup Yeniçerilerin oynadığı Tomak oyununu seyrettiği kaynaklarda belirtilmektedir. Ayrıca devrin ünlü musiki üstatlarına da burada konserler verdirmiştir.


Büyükdere Çınarı bir söylentiye göre üzerine düşen yıldırımdan, bir başka söylentiye göre de içerisinde yapılan kahve ocağının tutuşması sonucu yanmıştır.

ÇİÇEK PASAJI




1870 yılındaki büyük Beyoğlu yangınında yanarak yıkılan Naum Tiyatrosu'nun arsası dönemin en zengin insanlarından biri olan Hristaki Zografos Efendi tarafından satın alındı. Rum Cleanthy Zanno`nun mimarlığında yeni bir tip çarşı binası olarak Cité de Péra adıyla yaptırıldı. Hem İstiklal Caddesi'ne hem de Tiyatro Sokağı'na açıldığı için pasaj niteliğinde olan yapı 24 dükkan, 18 lüks daireden oluşuyordu. Maison Parret ve Vallaury'nin pastanesi, Nakumara'nın Japon mağazası, Dulas'ın Natürel çiçekçisi, Schumacher'in hamur işleriyle ünlü fırını, Yorgo'nun meyhanesi, Keserciyan'ın terzihanesi, Acemyan'ın tütüncü dükkanı, Hristo'nun kafesi... pasajın ilk 30 yılı içerisinde faaliyete geçen önemli dükkanlarından sayılabilir.


Cité de Péra ya da Hristaki Pasajı denilen binanın mülkiyeti 1908 yılında Sadrazam Küçük Said Paşa'ya geçti. Mütareke yıllarında birçok çiçek dükkanı açıldı, o güne kadar daha çok Hristaki Pasajı olarak anılan yer Çiçek Pasajı adını aldı. Asıl olarak 1940'lı yıllarda açılan meyhaneler (özellikle Nektar Birahanesi) büyük bir müşteri kalabalığı çekmeye başladı. 1950'lerde çiçekçiler başka sokaklara doğru kaymaya başlayınca boşalan yerlere yeni yeni meyhaneler açılmaya devam etti. 1950'lilerin sonunda "Çiçek" adı daha çok bir hatıra olarak kalmıştı, pasaj tümüyle bugünkü meyhane kimliğine büründü.


10 Mayıs 1978'de bir gecede aniden çöken bakımsız bina, 1988'e kadar yıkık ve dağılmış biçimde kaldı. Belediyenin ve pasajı kurtarmak için kurulan "Çiçek Pasajını Yaşatma ve Güzelleştirme Derneği" nin girişimiyle onarılıp, eski haline sadık kalarak hizmete sokuldu.


Çiçek Pasajı Güzelleştirme ve Yaşatma Derneği, Beyoğlu Belediyesi ve Mey İçki arasında yapılan anlaşmayla dış cephe bakımı, cephe yenilemesi, çiçeklendirme ve aydınlatma gibi sorunlu kısımları yenileme çalışmaları için kısa bir süre kapalı kalan Çiçek Pasajı Aralık 2005'te tekrar hizmete girdi. 1970'li yıllarda Kayserili bir işadamı satın almış fakat sonra anlaşmazlık nedeniye satmıştır.

MİNİATÜRK







30 Haziran 2001 tarihinde temeli atılan Türkiye'nin ilk minyatür parkı olan Miniaturk, 02 Mayıs 2003 tarihinde Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından büyük bir törenle ziyarete açılmıştır.


Toplam 60.000 metrekare alan üzerine kurulan Miniaturk'te, 15.000 metrekare maket alanı, 40.000 metrekare yeşil ve açık alan, 3.500 metrekare kapalı alan, 2.000 metrekare havuz ve suyolu, 500 araçlık otopark yer almaktadır.


Eş zamanlı yürütülen proje koordinasyonu sayesinde 22 ay gibi kısa bir sürede tamamlanan Miniaturk, dünyanın en geniş maket alanına sahip ve en kısa sürede tamamlanan minyatür kentidir.


Türkiye ve Osmanlı coğrafyasından seçilmiş eserlerin 1/25 ölçekli maketlerinin yer aldığı Miniaturk'te, 45 eser İstanbul'dan, 45 eser Anadolu'dan 15 eser ise bugün Türkiye sınırları dışında kalan Osmanlı coğrafyasından olmak üzere, ilk etapta 105 sabit eser sergilenmektedir. Ancak daha sonraki eklemeler dikkate alınarak rezerv alanları da oluşturulmuştur. Altyapı, eklemelerin getireceği gereksinimler de hesaplanarak düzenlenmiştir. Böylelikle Miniaturk, bir anlamda, planlı kentleşmeye örnek oluşturarak büyümeye devam edecektir.


Maketler yurtiçinde 10, yurtdışında 3 atölye olmak üzere toplam 13 atölyede üretildi. Atölyeler dışında Yıldız Teknik Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Döner Sermaye İşletmelerinde de Miniaturk için üretimler gerçekleştirildi.


Maket yapımında sanayide kullanılan plastik bazlı, açık hava şartlarına uygun malzeme kullanıldı. Maketler yerlerine yerleştirilmeden önce, Miniaturk Test Alanında bekletilerek açık hava şartlarına uygunluğu bir kez daha test edildi.


Ayasofya'dan Selimiye'ye, Rumeli Hisarı'ndan Galata Kulesi'ne, Safranbolu Evleri'nden Sümeli (Sümela) Manastırı'na, Kubbet-üs Sahra'dan Nemrut Dağı Kalıntıları'na dek pek çok kültür ve medeniyetin izlerinin bir araya geldiği parkta, bugün artık yerlerinde olmayan Artemis Tapınağı, Halikarnas Mozolesi, Ecyad Kalesi gibi eserler de yeniden canlandırılmıştır.


Anadolu ve çevresinde hüküm sürmüş, izler bırakmış her medeniyetin Miniaturk'te yer almasına özen gösterilmiştir. Miniaturk ile Antik Çağ'dan Bizans'a, Selçuklu'dan Osmanlı'ya, 3000 yıllık yaşanmışlığın izleri Haliç kıyısına taşınmıştır.


Miniaturk'te yer alacak eserlerin seçimi Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Doç. Dr. Ahmet Haluk Dursun'un danışmanlığında bir kurul tarafından yapıldı. Seçimde eserlerin maketi yapılabilir nitelikte olmalarına özen gösterilmiş ve her biri ait oldukları teknolojisini, sanatını ve kültürünü yansıtan, binlerce yıldır ağır istilalara, savaşlara ve yıkımlara tanık olan bir coğrafyada hiçbir uygarlığın, sırf daha öncekiler yaptı diye yok etmeye kalkışmadan, koruduğu, onardığı, yaşattığı eserler Miniaturk'te maketleriyle yer almaktadır.


Kendi içine kapalı "masalsı" bir ortam yaratmayı hedefleyen Miniaturk projesi, Anadolu, İstanbul ve eski Osmanlı coğrafyasından eserlerin oluşturduğu üç ana bölümde ele alınmıştır. Bölümler küçük peyzaj düzenlemeleriyle birbirlerinden ayrılırken, sürekliliği sağlanmış, ziyaretçiyi yönlendiren bir gezi güzergahı oluşturulmuştur.


Alanın peyzaj planlaması altyapı çalışmalarıyla eşzamanlı olarak başlatıldı. Kullanılacak bitki türleri, Haliç kıyısındaki iklim şartlarına uygun ortamda yetiştirildi.


Miniaturk'ün genel konseptine uygun olarak maket alanında ince tekstürlü çimler, bodurlaştırılmış bitkiler ve bonzailer kullanıldı. Maketlerin yerlerine alınmasının ardından çimler serildi ve bitkiler dikildi.


Miniaturk'te, bir açık hava müzesi atmosferinde sergilenen maketlerin yanı sıra, ziyaretçilerin hoşça vakit geçirmesini sağlamak amacıyla farklı mekanlar da tasarlanmıştır; 400 kişilik oturma kapasitesiyle amfitiyatro, Miniaturk'ü hatırlatacak hediyelik eşyaların satışa sunulduğu alışveriş merkezi, küçük ziyaretçilerimizin ilgisini çekecek oyun alanı, satranç ve labirent bunlardan bazılarıdır.

HALİÇ





Tarih boyunca İstanbul un gelişmesine coğrafi konumu kadar, doğal ve çok emin bir liman olan Haliç'te etkin olmuştur. Liman Avrupa yakasını ikiye ayırır. Yaklaşık 8 km uzunluğunda olup en geniş yeri Boğaz tarafındaki girişidir; dip tarafta iki dere sularını Halice boşaltır. Gel-git olayı ve akıntı yoktur. Etraftaki bereketi topraklar, bol balık, tatlı su dereleri ve şeklinden dolayı "Altın Boynuz" ismi bereket sembolü anlamında verilmişti. Bizans devrinde girişe gerilen zincir düşman donanmaları kuşatmasını önlerdi. Haliç kıyıları zaman, zaman bazıları askeri amaçlı olan köprüler ile bağlanmıştı. Halen 5. köprü metro için planlanmaktadır.


İskelelerden Asya yakasına, Boğaziçi ve Adalara ulaşımı sağlayan vapur seferleri gün boyu hareketlidir. Topkapı Sarayı Harem bölümü Halici kuş bakışı seyreder. Sahilde bulunan saraya ait Sepetçiler Kasrı halen Uluslar Arası Gazeteciler camiasına tahsis edilmiştir. Avrupa trenlerinin son durağı 1890 tarihli Sirkeci İstasyonu burada bulunur. Eskisi Haliç içlerine taşınan yeni Galata köprüsü türünün en büyük örneğidir. Orta kısmı belirli günlerde açılır ve büyük tonajlı gemilerin trafiğine olanak sağlanır. Köprü üstü yaya ve oto trafiği ile ve de sunduğu manzara ile hareketli ve güzeldir.


1950 Yıllarından itibaren başlayan kirlenme 1980 den beri süregelen çalışmalar ile düzelmiştir. En büyük hamlelerden birisi sonucu Haliç kıyılarında dört binden fazla yapı istimlak edilip, iş yerleri şehir dışındaki yeni merkezlere nakledilmiş, kıyılar park ve bahçeler ile çevrilmiş, ilk defa inşa edilen dev kanal sistemleri ve kolektörler ile sular temizlenmiştir. Sahil boyu devam eden surlardan ancak, ikinci Atatürk köprüsü sonrası ile üçüncü, eski Galata Köprüsü civarında ki bölümler zamanımıza gelebilmiştir. Balat semtinde sahildeki dökme demirden yapılma küçük Bulgar kilisesi ve az ötede Fener Rum Ortodoks Patrikliği Baş kilisesi ve tesisleri yer almıştır. Karşı kıyıda; Kasımpaşa'daki büyük sahil binası (19 yy.) Deniz Kuvvetlerine aittir. Gemi çıpa ve demirleri atölyesi olan eski, 8 kubbeli bir yapı Koç ailesi tarafından tamir ettirilip maket, model, makine ve denizcilik alet ve edavatının teşhir edildiği bir müze haline getirilmiştir. Aynı semtteki Aynalı Kavak Kasrı Haliç Saraylarının günümüze gelmiş tek kısmıdır ve müze olarak ziyarete açıktır.

DOLMABAHÇE SARAYI



Dolmabahçe Sarayı, Avrupa sanatı üslûplarının bir karışımı olarak 1843-1856 yılları arasında inşa edilmiştir. Sultan Abdülmecit’in mimarı Karabet Balyan’ın eseridir. Osmanlı Sultanlarının her devirde birçok sarayı bulunurdu. Ancak esas saray Topkapı, Dolmabahçe Sarayının tamamlanmasından sonra terk edilmiştir. Dolmabahçe Sarayı 3 katlı, simetrik planlıdır. 285 odası ve 43 salonu vardır. Denizden 600 metrelik bir rıhtımı, kara tarafında ise birisi çok süslü 2 abidevi kapısı vardır. Bakımlı ve güzel bir bahçenin çevrelediği bu sahil sarayının ortasında, diğer bölümlerden daha yüksek olan tören ve balo salonu yer alır.


Sarayın giriş tarafı Sultanın kabul ve görüşmeleri, tören salonunun diğer tarafındaki kanat ise harem bölümü olarak kullanılmıştı. İç dekorasyonu, mobilyaları, ipek halı ve perdeleri ve diğer tüm eşyası eksiksiz olarak, orijinaldeki gibi günümüze gelmiştir. Dolmabahçe Sarayı mevcut hiçbir sarayda bulunmayan bir zenginlik ve ihtişama sahiptir. Duvar ve tavanlar devrin Avrupalı sanatkârlarının resimleri ve tonlarca ağırlığında altın süslemeleri ile dekore edilmiştir.


Önemli oda ve salonlarda her şey aynı renk tonuna sahiptir. Bütün zeminler birbirinden farklı, çok süslü ahşap parke ile kaplıdır. Meşhur Hereke ipek ve yün halıları, Türk sanatının en güzel eserleri, birçok yerde serilidirler. Avrupa ve Uzak doğunun ender dekoratif el işi eserleri sarayın her yerini süslerler. Pırıl, pırıl kristal avize, şamdan ve şömineler sarayın pek çok odasında güzelliklerini sergilerler. Dünyadaki saraylar içerisinde en büyük balo salonu buradakidir. 36 m. Yüksekliğindeki kubbesinden ağırlığı 4.5 ton olan devasa kristal avize asılı durur. Önemli siyasi toplantılarda, tebrik ve balolarda kullanılan bu salon, önceleri alttaki, fırına benzer bir düzen ile ısıtılırdı. Saraya kalorifer ve elektrik sistemi daha sonraları eklenmiştir. 6 Hamamdan Selamlık bölümündeki, eşi olmayan, güzel oymalı alabaster mermerleri ile dekorludur. Büyük salonun üst galerileri orkestra ve diplomatlar için ayrılmıştı.


Uzun koridorlar geçilerek varılan harem bölümünde, sultan yatak odaları ve sultanın annesinin bölümü ile diğer kadın ve hizmetkârların bölümleri bulunmaktadır. Sarayın kuzey eklenti bölümü şehzadelere tahsis edilmişti. Girişi Beşiktaş semtinde olan yapı Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmet vermektedir.


Cumhuriyet döneminde, Atatürk’ün İstanbul ziyaretlerinde ikametgâh olarak kullanılan sarayda en önemli olay 1938’de Atatürk’ün ölümüdür. Halkın ziyaretine açık tutulan Atatürk’ün naşı buradan Ankara’ya gönderilmişti. Halen saraydaki saatler bu büyük Türk’ün anısına ölüm saatinde durdurulmuştur. Dolmabahçe sarayı haftanın belirli günlerinde ziyarete açık olup, görülmesi şart olan İstanbul hazinelerinden bir diğeridir.

MOLLA ZEYREK CAMİİ





Molla Zeyrek Camii olarak bilinen Pantokrator bugüne kalabilmiş önemli Bizans kiliselerinden biridir. Fatih Sultan Mehmed zamanında camiiye dönüştürülen bu yapının tarihi 12.yüzyılın ilk çeyreğine dek uzanıyor. Günümüzde oldukça perişan haldeki kilise aslında üç kilisenin bir araya gelmesinden oluşuyor.


Üç kilise bir arada, İstanbul'da, Ayasofya'dan sonra, ayakta kalan en büyük kiliseyi oluşturur. Kompleksi ve ilk inşa edilen güneydeki Pantokrator'u, II. Komnenos'un karısı İmparatoriçe Eirene yaptırdı. Eirene'nin ölümünden sonra imparator kocası burada bir kilise daha yaptırmaya karar verdi ve Pantokrator kilisesinin birkaç adım kuzeyinde Meryem'e adadığı bir kilise daha inşa ettirdi.


Böylece birbirine çok yakın iki kilise ortaya çıkınca, İmparator Komnenos bunları birleştirmeye karar verdi ve aralarına, bu üçlünün en küçüğü olan üçüncü şapeli yaptırdı. İoannis Komnenos, bina tamamlandıktan sonra, bir de son narteks yaptırmıştır. Bu, herhalde, kilisenin cephesi boyunca uzanıyordu, ama şimdi tuhaf bir biçimde binanın ortasında kalıyor. Kiliseye buradan giriyoruz; kuzeydeki ve güneydeki kiliselerin narteksleri ortadaki şapelin de önünü kapayarak, ortada buluşuyor. Güneydeki kilisenin üç apsisi var. Eski sütunların yerine Osmanlı döneminde payeler konmuş.Yunan haçı planı açıkça belli. Mermer döşeme ve duvar kaplamalarının çoğu duruyor.


Ortadaki şapel aynı zamanda Komnenoslar'ın aile mezarı olmak üzere tasarlanmıştı. Burada mezarın yeri hala görünür durumdadır. Orta şapel küçük olduğu için onun yan nefleri yoktur, apsisi de tektir. Buna karşılık biri kilisedeki en büyük kubbe olmak üzere, iki kubbesi vardır. Kuzeydeki şapelde de eski sütunların yerini payeler almış, iç süsleme ise tamamen ortadan kalkmıştır.


Üç kilise birleştirilince arada duvarlar yer yer yıkılarak tek bir mekan elde edilmiştir. Binanın bütünü, Fatih zamanında camiye çevrilmiş olmakla birlikte şu sıralarda yalnız güney kısmı cami olarak kullanılıyor. Fatih Sultan Mehmed İstanbul'un fethinden sonra, kendi camiini ve külliyesini yaptırıncaya kadar, Pantokrator'un ayakta kalmış binalarını medreseye çevirdi; başına da, o dönemin önemli bilginlerinden Zeyrek Mehmed Efendi'yi getirdi. Bu nedenle bu yapı ve içinde yer aldığı semt 'Zeyrek' olarak adlandırılır.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

BOĞAZİÇİ KÖPRÜSÜ

Avrupa ve Asya kıtalarını ayıran İstanbul Boğazı'ndan karşıdan karşıya geçişi sağlayan ilk köprü. Boğaziçi Köprüsü'nün yapımına 1970 yılında başlandı ve 29 Ekim 1973 tarihinde tamamlanarak hizmete açıldı. Köprünün toplam uzunluğu 1560 metre, iki kule arası uzunluğu 1073 metredir.Köprünün deniz yüzeyinden yüksekliği 64 metredir. İnşaat safsasından açılışına kadar bir dönemin iki kutbunun üzerinde tartışmasına neden olan doğu ve batıyı birleştiren simgesel köprü. Boğaziçi Köprüsü'nün büyük ihtimalle hiçbir yerde görmediğiniz tarihi fotoğrafları.


Avrupa ve Asya kıtalarını ayıran Boğaz'dan karşıdan karşıya kolayca geçebilme fikri yüzyıllar boyunca çekiciliğini korudu. Bilinen en eski Boğaz geçişi M.Ö. 511 yılında gerçekleştirildi. İskit seferine çıkan Pers Kralı Darius'un 700 bin kişilik ordusu, gemilerin yan yana getirilmesiyle oluşturulan yüzer köprü ile Trakya'ya geçti.


Mühendisler, Boğaz'ın bir köprüyle geçilmesi konusunda zaman zaman değişik projeler üretse de bunlar tasarı halinde kaldı. Örnek olarak 1940 yılında Nuri Demirağ'ın girişimiyle Türk muhendisler ve Amerikalı uzmanlar tarafından boğaz köprüsü projelendirilmiş ve bu işe talip olunmuştur ama o zamanki iktidar tarafından "boğaza köprü olmaz, yıkılır" diye bu teklif rededilmiştir. 20. yüzyıl'ın ikinci yarısında İstanbul'un hızla gelişmesi ve Avrupa-Asya arasındaki trafiğin artışı Boğaz'a köprü yapılmasını zorunlu hale getirdi. Bunun üzerine Boğaziçi Köprüsü tasarlandı ve 1970 yılında da yapımına başlandı ve 29 Ekim 1973 yılında tamamlanarak hizmete açıldı. Avrupa ve Asya ile sabit bağlantı olarak Türkiye ulaşım ağının çok önemli bir halkasını oluşturan köprüde, o dönemden bugüne beklenen trafik artışı beklenenin çok üstünde gerçekleşti. Köprünün ilk hizmete açıldığı yıl günlük ortalama araç geçişi 32 bin iken 1987'de bu sayı 130 bine, 2004 yılında ise 180 bine çıktı.1978'den beri yaya trafiğine kapalıdır.








20 Şubat 1970: Temel atma töreni (Beylerbeyi)


Mart 1970'de Ortaköy ayaklarının kazısı başladı. Hemen ardından da Beylerbeyi ayaklarının kazısı başladı.




4 Ağustos 1971: Kule montajı




17 Ağustos 1971: Kule montajı




Ortaköy kulesinin inşaatı
Mayıs 1971'de Ortaköy çelik kulelerinin montajına başlandı. Beylerbeyi kulelerinin montajına ise Temmuz 1971'de başlandı. 1972'nin Ocak ayında her iki çelik kule de yükseldi.






Dikey kulelerin birbirleriyle yatay olarak bağlanması
Kuleler tamamlanınca Ortaköy'den Beylerbeyi'ne kadar denizin yüzeyine, birbirine paralel; 2 adet kılavuz halat serildi ve bunlar kulelerden aynı anda çekilerek, ilk birleşim sağlandı (Ocak 1972).




Taşıyıcı çelik halatların çekimi






Taşıyıcı halatlarla ilk bağlantı


Ardından, tellerin gerilim ve büküm işlemleri 10 Haziran 1972'de başladı ve köprünün açılışına kadar sürdü.
İtalya ve İngiltere'de hazırlanan, içi boş kutular şeklindeki 60 adet tabliyeyi oluşturacak olan paneller, demonte vaziyette denizyoluyla getirilerek, Göksu birleştirme şantiyesine bırakıldı ve burada montajları yapılmaya başlandı..






21 Şubat 1972: Kılavuz halatlar çekiliyor.




Kuleler (henüz tabliyesiz)




Kulelerden birinin içi
Aralık 1972'de ilk tabliye köprüye gerilen çelik halatlara, salıncak sistemiyle monte edilmeye başlandı. Kulelerin tepesindeki vinçler yardımıyla ve palangalar vasıtasıyla içi boş tabliyeler askı halatlarına bağlandılar. Tabliyelerin yukarı çekilmesine köPage Rankingünün ortasından başlandı ve sırasıyla iki uca doğru eşit sayıda çekildi




Tabliyelerin orta kesimden başlayan montajı




Tabliye montajı devam ediyor
26 Mart 1973'de son tabliye de montajlandı. Ardından 60 adet tabliye birbirine kaynaklandı. Böylece, ilk kez yürüyerek Asya dan Avrupa'ya geçildi.






26 Mart 1973: Son Tabliye denizden montaja getirilirken






26 Mart 1973: Son Tabliyenin Montajı tamamlanmak üzere
Nisan 1973'de kauçuk alaşımlı çift kat asfaltının dökümüne başlandı.
1 Haziran 1973'de asfalt döküm işlemi tamamlandı.






Köprü üzerinde kauçuk menşeili Asflatlama
Kulelerin altındaki geçiş noktalarına, köprüdeki genleşmeye uyum sağlaması amacıyla dönen-levhalar (rolling leaf) monte edildi.




23 Temmuz 1973: Rolling leafların montajı
Yaklaşım viyadüklerinin inşasına (Ortaköy ve Beylerbeyi üzerinden geçen) Şubat 1973'de başladı ve Mayıs 1973'de bitirildi.






Yaklaşım viyadüğü inşaatı






Ortaköy Yaklaşım viyadüğü inşaatı




20 Temmuz 1973: Yaklaşım viyadüğü inşası
8 Haziran 1973'de ilk defa araçla geçiş tecrübesi yapıldı.






Yaklaşım viyadüğü inşaatı


(Bu arada; 15 Mart 1974'de Çevreyolu'nun önemli geçişlerinden olan; Haliç Köprüsü'nün iki yakası birleştirildi ve yaya olarak geçildi. 10 Eylül 1974'de de Haliç Köprüsü açıldı).




Haliç Köprüsü'nün inşaatı (henüz bitirilmiş ve Çevre yolunun bağlantısı tamamlanmış) 1973 sonları)


Tüm çalışmalar tamamlandı ve köprü açılışa hazırlandı.








İnşaat bitmek üzere
... Ve Köprü 30 Ekim 1973'de törenle açıldı... (Cumhuriyet'in 50. Yıldönümü)




Açılış sabahı






Açılış töreni.
Köprünün açıldığı gün halk o kadar yoğun bir ilgi gösterdi ki, onbinlerce kişi aynı anda köprünün üzerinde Asya'dan Avrupa yakasına doğru ve bir süre sonra da her iki yakaya doğru karşılıklı yürümeye başladı. Açılış şerefine araç yolundan da yayalara yürüme izni verilince, köprünün üzerinde yaya adımlarının çokluğu ve bu yoğunluğun homojen olarak köprünün tüm yüzeyine yayılması sonunda rezonans artışı had safhaya girerek, köprüyü salıncak gibi sallanmaya başlayınca, daha ilk günden köprümüz çökmesin korkusuyla, derhal yaya geçişine son verildiğini gazeteler günlerce yazdılar...(Gerçekten de lastik tekerlekli araçların geçişleri yerine onbinlerce adımın aynı anda zemine yaptığı darbesel etki, lastik tekerlekten çok daha fazla tehlikeye yol açar, salınım artmaya başlayınca da bunun sönümlenmesi oldukça zordur, hızla sallanan salıncağın uzun süre sonra yavaşlayarak durması gibi)... Hatta yanlış hatırlamıyorsam, gazetelerde şu örnek verilmişti: Köprüden arka arkaya tanklar geçse o derece risk oluşturmaz ama, bir tabur asker uygun adımla köprüyü geçmeye çalışırsa, bu daha büyük tehlikedir. Ayakların aynı anda yere vurması yüzünden...






30 Ekim 1973: Tören Alanı-Yayaların yürüyüşü Başladı...




Köprünün açıldığı hafta
Köprüden yayalara (iki kenardaki yaya yollarından geçmeleri şartıyla) geçiş; 2 Mayıs 1974'de verildi (Geçiş ücreti 1 lira). Köprünün taşıyıcı ayaklarının (daha doğrusu kulelerinin) dördünde de yayaları yukarıya taşıyan dev asansörler mevcuttu ve yayalar bunları kullanarak köprüye çıkarlar, yürüyerek karşıya geçince de, yine buradaki kulelerin asansörlerini kullanarak aşağıya inerlerdi. Ancak köprüden aşağıya atlayanların sayısının artması yüzünden birkaç yıl sonra yayalara yasak geldi ve bundan böyle köprü, günümüze kadar yaya özürlü olarak hizmetine devam etti.








11 Mayıs 2011 Çarşamba

İSTANBUL

Türkiye’nin en büyük şehri olan İstanbul, 1950’lerde başlayan hızlı sanayileşme süreciyle birlikte 14 milyonu geçen nüfusu ulaşmış olmasına rağmen halen gün geçtikçe büyümeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra sanat hayatı, eğlence yaşamı, müzik ve eğitim konularında Türkiye’nin elçisi olmuş, ülkenin en yoğun ve en zengin finans merkezi haline gelmiştir.


İstanbul, Asya ile Avrupa kıtalarının birleştiği bir noktada; Karadeniz ve Marmara denizlerinin dar bir geçit olan “Boğaziçi” ile ayrıldığı yerde, dünya üzerinde iki kıtanın birleştiği yerde kurulu olan tek şehirdir. Bulunduğu coğrafi konum nedeni ile Balkanlar’dan Anadolu’ya, Karadeniz ve Akdeniz’e uzanan geniş kültürleri içinde barındırmaktadır. Dünyanın neresinde bir kıtadan diğerine 15 dakikada geçebildiğiniz vapur seferi yapabilme fırsatını yakalayabilirsiniz ki? Sahip olduğu bu coğrafi koşullar İstanbul’un tarih boyunca da önemli bir role sahip olmasını sağlamıştır. Her medeniyet kendinden öncekilere eklenerek medeniyetler üstü bir yapı ortaya çıkmış ve her kültür kendinden bir miras bırakarak modern Türkiye’ye katkıda bulunmuştur. Tüm bu öğeler İstanbul’u büyülü ve gizemli bir şehir haline getirmekle kalmamış, bir kere ziyaret edenlerin de bir daha unutamayacağı bir şehir haline getirmiştir.


İmparator Constantine tarafından başkent yapılan İstanbul, 4.yy’dan Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılında kurulmasıyla birlikte Ankara başkent ilan edilene kadar Roma İmparatorluğu’na (330-395), Bizans İmparatorluğu’na (395-1453) ve Osmanlı İmparatorluğu’na (1453-1922) başkentlik yapmıştır. İstanbul tarihte birçok farklı isim ile anılmaktadır, Byzantinium ve Constantinople bunlar arasında en çok bilinenlerdir. Şehrin antik kısmı yedi tepe üzerine kurulmuş olduğu için Yedi Tepeli Şehir olarak da adlandırılmaktadır. UNESCO 1985 yılında bu kısmı Dünya Mirası listesine dahil etmiştir.


İstanbul’un tarihi, şehrin fethinden önce ve sonra olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Çalkantılar ve karmaşalarla dolu İstanbul tarihine kısa bir göz atarak devam edelim.


İstanbul’un fethinden önce


İstanbul’un varoluşu MÖ 7. yüzyıla dayanır. M.Ö. 680 yılında Yunanlılar bu toprakları istila etmişlerdir. M.Ö.403 yılında şehir Yunanlılara karşı ayaklanmış; ancak Büyük İskender önderliğindeki Spartalılara M.Ö. 334 yılında teslim olmuştur. Makedonya’nın kışkırtması ve devam eden karışıklıklar sonucunda güçsüzleşen şehir kendi istediği ile Roma İmparatorluğu egemenliğine M.Ö. 146 yılında girmiştir. M.S. 330 yılında İmparator Constantine, Byztantium şehrini başkent ilan ederek şehrin adını Konstantinopolis olarak değiştirmiştir. Batı Roma İmparatorluğu’nun 476 yılında yıkılması sonucunda Konstantinopolis Bizans İmparatorluğunun başkenti ilan edilmiştir. Hristiyanlığı getirerek şehri Ortodoks başkenti ilan eden İmparator Jüstinyen devrinde, Ayasoyfa inşa edilmiştir. 543 yılında başlayan ve nüfusun çoğunluğunun ölümüne sebep olan veba salgını , daha sonra Persler, Macarlar ve Müslüman Araplar tarafından yapılan sayısız işgaller ile şehrin kaderini etkileyen felaket dolu bir dönem başlamıştır. Yaşanan bu felaketlerin en kötüsü 1096 yılında başlayan Haçlı Seferleri sırasında meydana gelen işgaller olmuştur. 1204 yılına kadar 1. Haçlı seferi ile başlayan ve iki Haçlı Seferinin daha yaşandığı bu dönemde, yerli halk kılıçtan geçirilmiş tüm şehir yağmalanmış bir halde kaderine terk edilmiştir. Orta Çağ’da iyice fakirleşen şehir adeta bir enkaz haline gelmiştir.


1453 yılında Sultan Mehmet şehri fethetmek için hücuma başladı. Saldırı 6 Nisan 1453 günü başladı. 29 Mayıs 1453 günü Roma İmparatorunun kendi adamları tarafından terk edilmesi ve öldürülmesi ile Türk askerleri şehri ele geçirmişlerdir. Sultan Mehmet (daha sonra Fatih adı eklenmiştir) şehri fethettikten sonra ilk olarak Ayasofya’nın cami haline gelmesini sağlamıştır. Fatih Sultan Mehmet 31 sene boyunca Osmanlı İmparatorluğu’na padişahlık yaptı. Osmanlı tarihinde Sultan Osman Gazi (1299-1326) ile başlayıp Sultan Mehmed Vahdeddin (1918-1922) ile sona eren 36 sultan hüküm sürmüştür. En ünlüsü ise 46 yıl hükümdarlığını sürdüren Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) olmuştur.


İstanbul’un fethinden sonra


İstanbul’da yaşayan tüm halka, Hristiyan ve Yahudilere din özgürlüğü getirilmiş, şehir yeniden yapılanma sürecine girmiştir. 16. yüzyılla beraber şehir eski ihtişamını kazanmaya başlamış; ancak 1509 yılında meydana gelen deprem ile şehir “küçük kıyamet” denilebilecek bir trajedi ile karşı karşıya kalmıştır. 45 gün boyunca devam eden sarsıntılar sebebi ile şehirde sağlam hiçbir minare kalmamış, neredeyse tüm şehir harabe haline gelmiştir.


Sultan II. Beyazıt 1510 yılında tekrar yapılanma sürecini başlatmıştır. 1520 yılında Sultan ilan edilen Kanuni Sultan Süleyman döneminde de bu yapılanmaya devam edildi. Kanuni, 1566 yılında vefat edene kadar yeniden yapılanma için zamana ve hava şartlarına dayanıklı daha iyi bir plan bulabilmek amacıyla çabaladı. Bugün bile turistleri hayran bırakacak güzelliğe sahip ve günümüze kadar gelebilmiş sağlamlıkta yapılar bırakmayı başarmıştır. Bu dönem İstanbul’un altın çağı kabul edilmektedir. Kahve dükkanları, bankalar, su kanalları, mimari eserler, gün geçtikçe sayıları artan okullar ile şehir büyüyüp gelişimine devam etmektedir. Türkiye’ye özgü bir çiçek olan “lale”nin yoğun olarak yetiştirildiği 1718-1730 yılları arasındaki refah ve bolluk dönemine Lale Devri ismi verilmiştir.


1877 yılına kadar süren bu refah dönemi Rusya’nın Boğazı, ticaret yolu olarak kullanmak istemesi üzerine meydana gelen kargaşa sebebiyle sona ermiştir. 1878 yılında imzalanan bir barış sözleşmesi ile İstanbullular 1894 yılında yaşanan bir başka deprem felaketine kadar yeniden yapılanma sürecine devam etmişlerdir.


Bir zamanlar güçlü olan ancak gücünü zamanla yitiren ve zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı sırasında tamamen yenilgiye uğratılmıştır. Yenilgiden sonra yaşanan yılların ardınan İstanbul yeniden canlanmaya başlamıştır. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk şehri yeniden eski canlılığına kavuşturmuş, ülkeye saygınlık kazandırmış, ülke ekonomisinin iyileşmesi yönünde çalışmalara başlamış ve 20. yüzyıla yepyeni ve capcanlı bir Türkiye hediye etmiştir. Türkler, Atatürk’ün kurduğu modern ulus devleti ile gurur duymakta ve millet olarak “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözünü benimsemektedirler.


İstanbul’u ziyaret edenlerin çoğunluğu Avrupa yakasında bulunan Eski Şehrin eşsiz güzelliklerine odaklanmaktadırlar. Eğer zaman el verirse, Eminönü’nden başlayan kısa bir vapur yolculuğu ya da Boğaziçi köprüsünü kullanarak farklı turistik özelliklere sahip olan Anadolu yakasını ziyaret etme imkanını bulabilirsiniz. Gözalıcı mahalleleri, geniş ve muntazam caddeleri ile İstanbul ziyaret edilmeye değer bir şehir olmakta; bu ziyaretler size Türklere özgü hayat tarzına kendi gözlerinizle şahit olabilme imkanını sunmaktadır. Bağdat Caddesi boyunca modayı takip eden Türk mağazaları ve bunların yanı sıra Avrupa ve Amerika’ya ait markaların mağazaları ile karşılaşabilir caddenin her iki yanında yoğun olarak bulunan kafe ve pastanelerde güzel vakit geçirerek yorgunluğunuzu atabilirsiniz. Deniz kenarında yapılacak bir yürüyüş şehir sakinlerinin yanı sıra yorgun ziyaretçilere de enerji toplama fırsatı tanımaktadır. İstanbulluların sokak hayvanlarına olan son derece iyiliksever tavırları hayvanseverleri bile memnun edecek düzeydedir. Kediler bakımlı ve temiz olmalarının yanı sıra kapı önlerine bırakılan temiz su ve yemek kapları sayesinde iyi beslenmektedirler. Köpeklerin kulakları ise veterinerler tarafından aşılı ve sağlıklı olduklarını belirtmek için işaretlenmektedir. Büyük olasılıkla dünyada İstanbul dışında böyle bir anlayışın uygulandığı başka bir şehir bulunmamaktadır.


Türkiye öyle çok zenginliğe sahip bir ülkedir ki bu zenginliklerden hangilerini ziyaret edeceğinize karar vermeniz oldukça zor olacaktır. Sadece yüzeysel olarak İstanbul’u gezmek bile haftalar alabilmektedir. O yüzden ilk seferde sadece şehrin öne çıkan güzelliklerini görmekle yetinebilirsiniz. Türkiye’nin bir gelenin bir kere daha mutlaka gelmek isteyeceği ve hiçbir zaman keşfedilecek yanları tükenmeyen bir ülke olduğu konusunda herkes hemfikir…

8 Mayıs 2011 Pazar

SAYILARLA İSTANBUL

Yüzölçüm : 5 bin 512 km2


Nüfus: 12 milyon 573 bin 836 (Erkek 6 milyon 291 bin 763, Kadın 6 milyon 282 bin 73)


Nüfus Yoğunluğu (kişi/km2) : 2 bin 400


Konut Sayısı: 2 milyon 291 bin 228 (308 bin 615'i boş)


Cami Sayısı : 3 bin 28


Kilise Sayısı : 40


Sinagog Sayısı : 16


Orman Alanları: 216 bin 392 ha. Doğu Yakası 100 bin 398 ha (% 46), Batı Yakası 115 bin994 (% 54)


Motorlu Taşıt Sayısı : 2 milyon 441 bin 667 (2007)


İlköğretim ve Lise Sayısı : 2 bin 707


İlköğretim ve Lise Öğrenci Sayısı : 2 milyon 323 bin 628


Üniversite Sayısı : 29


Hastane Sayısı : 200


Eczane Sayısı : 3 bin 852


Turist Sayısı : 6 milyon 453 bin 582 (2007)


Turizm İşletme Belgeli Konaklama Tesisleri Sayısı : 341


Turizm İşletme Belgeli Eğlence Tesisleri Sayısı : 405


Türkiye Bütçesine Katkısı : Yüzde 40


Döviz Girdisi : 3 milyar 820 milyon 386 bin 391 YTL


Türkiye’nin Gayri Safi Milli Hasılasındaki Payı : yüzde 23


Toplanan Mevduatların Türkiye İçindeki Payı : yüzde 35

BEYLERBEYİ SARAYI









Beylerbeyi ve çevresinin yerleşim alanı olarak kullanılması tarihte oldukça gerilere, Bizans dönemine kadar gitmektedir. 18. yüzyılda yaşamış olan ünlü gezgin İnciciyan’a göre, Büyük Kontstantinus’un diktirdiği bir haçtan dolayı Bizans döneminde “İstavroz Bahçeleri” adıyla anılan yöre, Osmanlılar döneminde Padişahların Has Bahçeleri’nden biri olarak kullanılmıştır. Yine İnciciyan’a göre buraya “Beylerbeyi” adının verilişi, 16. yüzyılda Beylerbeyi Mehmed Paşa’nın burada bulunan köşkünden kaynaklanmaktadır.


Çeşitli dönemlerde padişahların ilgisini çeken Beylerbeyi, yaptırılan kimi köşk ve kasırlarla yazlık olarak kullanılan bir niteliğe kavuşmuş, 1829 yılında Sultan II. Mahmud’un yaptırdığı ahşap Sahil Sarayı ile yeni bir hareket kazanmıştır.


Bugünkü Beylerbeyi Sarayı, Sultan Abdülaziz tarafından II. Mahmud’un ahşap Sahil Sarayı yıktırılarak 1861-1865 yılları arasında, dönemin tanınmış mimarı Serkis Balyan’a yaptırılmıştır. Saray genellikle yaz aylarında, özellikle de yabancı devlet başkalarının ağırlanmasında kullanılmıştır. Sırp Prensi, Karadağ Kralı, İran Şahı, Fransız İmparatoriçesi Eugenie bunlardan bazılarıdır. Sultan II. Abdülhamid de 1918 yılında, ömrünün son altı yılını geçirdiği bu sarayda ölmüştür.


Çeşitli Batı üsluplarının Doğu üsluplarıyla kaynaştırıldığı sarayın iç mimarlığı, kullanım özellikleri açısından bir orta sofaya açılan köşe odalarından oluşan geleneksel Türk evi planına benzerlikler gösterir. Harem ve Selâmlık olarak iki ana bölümden oluşan sarayda Selâmlık, donatım ve süsleme açısından Harem’den daha zengin tutulmuştur. Bodrum katı mutfak ve depo olarak kullanılan bir bölümü üç katlı olan sarayda 3 giriş, 6 salon ve 26 oda bulunmaktadır. Rutubete ve sıcağa karşı döşemeleri, orjinalleri Mısır’dan getirtilen hasırlarla kaplanmıştır. Çoğunluğu Hereke yapımı büyük boyutlu halı ve kilimleri, Bohemya kristal avizeleri, Fransız saatleri, Çin, Japon, Fransız Yıldız vazoları görülmeye değer sanat yapılarının yalnızca bir bölümüdür.


Boğaziçi’nin Anadolu kıyısında özel konumuyla dikkati çeken Beylerbeyi Sarayı’nı son dönem Osmanlı Sarayları’ndan ayıran yönlerinden birini de, yamaçlara doğru setler biçiminde yükselen ve bu yüzden “Set Bahçeleri” adıyla anılan bahçeleri, bu bahçelerde bulunan köşkler ve eski saraylardan kalan büyük havuz oluşturmaktadır. Üst set bahçesinde bulunan havuzun çevresinde yer alan Sarı Köşk, saltanat atlarının barındığı devrinin en ilginç örneğini yaşatan Ahır Köşk ve eski saraydan kalan selsebilli Mermer Köşk, Osmanlı saray mimarlığının günümüze gelen önemli yapılarını oluşturmaktadır.


Batı ile ilişkilerin güçlendiği bir dönemde yapılan Beylerbeyi Sarayı’nın en ilginç yanı, Set Bahçeleri’nin altından geçen tarihsel Tünel’dir. Tünelin ortasında yer alan çeşmenin yazıtında, Sultan II. Mahmud’un adı geçmekte ve yapının tarihlendirilmesinde önemli bir ip ucu oluşturmaktadır. Üst set bahçesindeki büyük havuz ve Mermer Köşk gibi II. Mahmud Dönemi’nden (1808-1839) kalan bu tünel, kıyı yolunun işlevini sürdürmesini sağlarken, aynı zamanda yüksek duvarların ötesi ile bahçelerin bağlantısını da kurmaktadır.


Yapılan onarımlarla birlikte Beylerbeyi Sarayı, döneminin özgün bir yazlık sarayı olarak “Boğaziçi Kültürü” içinde yerini almış durumdadır. Bahçelerinde ve tarihsel Tünel içinde oluşturulan kafeterya ve satış reyonlarıyla müze-saray olarak konuklara çağdaş düzeyde hizmetler sunulmakta, bu reyonlarda Kültür-Tanıtım Merkezi’nce hazırlanan tanıtıcı nitelikte kitap, kartpostal ve poster gibi yayınların yanısıra çeşitli türde hediyelik eşya satışı yapılmaktadır. Öte yandan önceden belirlenen ve alınan izinlere bağlı olarak saray ulusal ve uluslararası nitelikte resepsiyonlar düzenlenebilmekte, böylelikle geleneksel saray atmosferinin günümüz insanının tanıtabildiği bir ortam oluşmaktadır.

PİERRE LOTİ







Eyüp Sultan Camii'nin yanındaki mezarlıkların arasından upuzun merdivenleri tırmanmaya başlarken, bir yandan Haliç'i seyrediyor, bir yandan da ortamın yaydığı mistik huzuru soluyorsunuz. Yolun sonunda karşınıza tarihi Pierre Loti Kahvesi çıkıyor. Birkaç yüz yıllık geçmişe sahip kahve eşsiz manzarasıyla sizi alıp eski zamanlara, Cenevizlilere, Osmanlılara götürüyor.. 19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kahvehanesi olarak bilinen, Fransız yazar Pierre Loti kahveyi mekan tutmaya başladıktan sonra Pierre Loti Kahvesi olarak anılan kahve, yıllardır aşıkların, kendisiyle buluşmak ve şehirden kaçarak spritüel bir huzur solumak isteyenlerin durağı. Pierre Loti, 1850-1923 yılları arasında yaşamış ünlü Fransız yazar ve oryantalist. Deniz subayı olan Loti, Türkiye'ye ilk kez 1876 yılında gelmiş ve bir yıl kalmış. Eyüp sırtlarındaki tarihi kahveyi de o yıllarda keşfetmiş. Haliç'in büyüsü mü bilinmez ama, Pierre Loti'yi oraya çeken bir diğer unsur da Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış.


Fransa'da evli olduğu söylenen Pierre Loti ile Aziyade arasında büyük bir aşk olduğu yıllarca efsane gibi dilden dile aktarılmış. Pierre Loti aynı isimli romanında Aziyade'ye olan aşkını gizlememiş. İşte o gün bugündür kahvenin adı Pierre Loti olarak anılmış. Kahvenin bulunduğu tepeye de Loti'nin anısı Pierre Loti Tepesi adı verilmiş.. Bu tarihi kahvenin hemen bitişiğindeki eski merdivenlerden çıkınca sağ tarafta, istanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 1997 yılında Pierre Loti Tepesi'ndeki yapıları istimlak ederek bölgeyi turizme kazandırmak amacıyla başlattığı projenin ürünleri karşımıza çıkıyor; metruk evlerin yerine Osmanlı-Türk mimarisine uygun yapılan ahşap konaklar. Mevcut yapıları muhafaza edilen turistik kompleksin yapımı 2000 yılında tamamlandı. Otel olarak hizmet veren altı konağa, Pierre Loti'ye yakın semtlerin isimleri verilmiş; Ayvansaray, Sütlüce, Eyüp, Balat, Hasköy ve Fener konakları. Turquhause Butik Otel olarak turizme açılan konaklar 68 odalı ve130 yatak kapasitesine sahip. Tarihi konaklarda bir gece konaklamanın bedeli 60-100 dolar arasında değişiyor.İç mekanlar tesislerin içinde bulunduğu tarihi atmosfere uygun objelerle dekore edilmiş. Restoran ve kafenin tavanları kalemkarlar ve nakkaşlar tarafından özenle süslenmiş.


Tesisin bulunduğu bahçe zevkli bir peyzaj çalışmasıyla ziyaretçilerin rahatça gezebilecekleri bir alana dönüştürülmüş. Pierre Loti'de konakların yanı sıra tarihi eserlerde restore edilmiş. Örneğin, 250 yıl önce idris-i Bitlisi tarafından yaptırılan Sıbyan Mektebinin restorasyonu tarihi mimari'nin korunmasına katkı açısından önemli. Bahçedeki Niyet Kuyusu'na iki rekat namaz kılıp, niyet duasını okuduktan sonra gelenler kuyunun içine baktıklarında kaybettikleri değerli bir şeyin nerede olduğunu gördüklerine inananlar, bu umutla hâlâ kuyunun içini gözleyenler var. Tesisin girişinde Attan Düşen Ali Paşa'nın kabri de bulunuyor. Rivayete göre, rahmetli Paşa'nın padişahla arası açılmış, görevinden azledilmiş. Bir süre sonra padişah tarafından iade-i itibara mazhar olmuş ancak bu kez attan düşüp vefat etmiş. Pierre Loti Turistik Tesisleri'ne gelenler Halic'in muhteşem siluetini izlemenin yanı sıra Miniatürk'ü yukarıdan görme şansına da sahipler.

HÜRREM SULTAN HAMAMI

Hamamlar, Osmanlı mimarisinde önemli yer tutar. İstanbul'da ne Roma'dan, ne de Bizans'tan hiç hamam kalmamıştır. Ancak Osmanlı hamamlarının, Bizans hamamlarının planlarına uygun olduğu da bilinmektedir.


Ayasofya ile Sultanahmet Camii'nin arasında bulunan Haseki Hürrem Hamamı, Kanuni Sultan Süleyman'ın sevgilisi, Rus ya da Ukrayna asıllı Hürrem






Sultan tarafından ısmarlanmış ve Mimar Sinan tarafından İstanbul'daki en büyük hamam olarak inşa edilmiştir.


Uzun dikdörtgen planlı hamamın iki karşıt ucunda erkek ve kadınların kullanacağı, farklı girişler vardır. "Çifte hamam" denilen bu hamam tipinde, İslam ahlakına uyularak, erkeklerle kadınlar birbirine hiç rastlamaması sağlanmıştır.


1980'de restore edilen Haseki Hürrem Hamamı, İstanbul Festivali'nin sergi mekanlarından biri olarak açıldı. Günümüzde halı teşhirinin yapıldığı hamamda, aynı zamanda da halıların satışları gerçekleştiriliyor.

ANADOLU KAVAĞI KALESİ







İstanbul Boğazı’nın kuzey tarafında bulunan Anadolukavağı Rumelikavağının karşısına düşmektedir.


Suyu ve inciri ile meşhur olan Anadolukavağı, “şifalı” olarak nitelenen birçok güzel su kaynağına ev sahipliği yapar. Anadolukavağı denince camileri ve çeşmeleri yanında meşhur Yoros Kalesi ve Yuşa tepesine değinmek gerekir.


Kale yapısı, klasik dönem kent koruma kültürünün en önemli unsurlarından birisidir. Stratejik noktalara inşa edilen muhkem kaleler, kentin denizden ve karadan gelebilecek saldırılara karşı korunmasını sağlar. Özellikle Boğaz’ın Karadeniz ile birleştiği nokta, İstanbul için stratejik önemi haiz bir nokta olmuştur. Yoros Kalesi’nin önemini de bu doğrultuda değerlendirmek gerekmektedir.


Anadolukavağı Kalesi ya da Ceneviz Kalesi olarak da bilinen Yoros Kalesi, Karadeniz’e değer süreç bu şekilde başlamış olur. Yoros Kalesi II. Bayezid tarafından tamir edilmiş ve Yoros Kalesi Mescidi yaptırılmıştır. Daha sonra kale dizdarı Mehmed Ağa buraya bir tane hamam yaptıracaktır.
Yaklaşık beş yüz metrelik bir uzunluğunda olan Yoros Kalesi, altmış ila yüz otuz metre arasında bir genişliğe sahiptir. Kalenin en muhkem kısmı, kalenin üzerinde kurulduğu tepenin Anadolu’ya bakan kısmıdır. Kalenin heybetli kapısı, tepenin en yukarı kısmında, yarım daire şeklindeki iki burcun arasındadır. Söz konusu burçların dışarı bakan kısımlarında mermer üzerine işlenmiş salip ve bunun kolları arasında grek yazısı ile Hz. İsa’nın adını simgeleyen harfler bulunmaktadır. Aynı girişin iç tarafında ise, yine mermer üzerine işlenmiş bir levha üzerinde grek harfleri vardır ki, bunlar “despot Manuel”in adını simgelemektedir. Kale, birbirinden sur ve kapılarla ayrılmış, iç kale, kale ve şehir olmak üzere üç kısımdan oluşmaktadır. Şehir kısmının suru sahile kadar uzanmaktayken, kale ve iç kale tepe üzerinde bulunmaktadır. Düşman gemilerinin karanlıkta karaya oturmasını sağlamak amacıyla akşamları kale kısmında ateş yakılmadığı söylenir.


Yuşa tepesi, Anadolukavağının en önemli simgelerinden birisidir. Anadolu sahilinin altıncı burnu olan Macarburnu’nun yanıbaşında Macar bahçesi olarak adlandırılan bir yerin arkasında yükselen dağın tepesinde bulunan Hz. Yuşa’nın mezarı çok eski devirlerden beri kutsal sayılan ve ziyaretçilerin akınına uğrayan bir mekandır.

İSTANBUL LALELERİ







Osmanlı İmparatorluğu zamanında 1718 –1730 yılları arasındaki dönem Lale Devri olarak anılır. Bu isim, dönemi tarif etmek için Cumhuriyet yıllarında konulmuştur. Bu yıllar arasında İstanbul ’da yaygın olarak lale yetiştirilmesi, dönemin lale çiçeğiyle anılmasına neden olmuştur. O yıllarda İstanbul da 200 kadar lale soğanı çeşidi bulunduğu söylenir. Mahbud isimli soğan dönemin en pahalı lalesidir. Berri lale, kara lale, lale-i dağdar, eşek lalesi, lale-i hamra, beyaz lale, dülbent lalesi, lale-i deşti de tanınmış lale çeşitleridir. Lale Devri padişahı III.Ahmet’ tir. Lale Devri, Osmanlı İmparatorluğu’ nun Prut ve Pasarofça Antlaşmalarını imzalaması sonrası başlamıştır. O dönemde Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın öncülüğünde, başta İstanbul olmak üzere pek çok noktada yeni köşk ve saraylar, sebil ve çeşmeler, camiler, parklar inşaa edilmiştir. Haliç’in ıslahı da bu döneme rastlar. İmparatorluk matbaa ile de Lale Devri yıllarında tanışmıştır. İbrahim Müteferrika tarafından kurulan matbaanın ihtiyacı üzerine Yalova Kağıt Fabrikası faaliyete geçirilmiş, ayrıca kumaş ve çini fabrikaları yapılmıştır. İstanbul ’un ilk itfaiye teşkilatının kurulması da bu dönemdedir. Sadrazam Damad İbrahim Paşa’nın da kontrolünde pek çok tarih kitabı yine bu dönemde yazdırılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu ilk konsolosunu da Viyana’ya Lale Devri’nde göndermiştir.


Dönem, ayrıca Sa'dâbâd, Vezirbahçesi, Serefâbâd Bag-i Ferah, Emnâbâd, Tersane Bahçesi, Çırağan Bahçesi, Bebek, Besiktaş’taki köşk ve kasırlarda düzenlenen eğlencelerle tarihe damgasını vurmuştur. Bu dönemde pek çok ünlü şair ve ressam da eserler vermiştir. Lale Devri şair Nedim’in dizelerinde sıklıkla tarif edilir.


Lale Devri, Patrona Halil İsyanı ile son bulmuş ve o yıllarda inşaa edilen pek çok köşk ve kasır ile lale bahçeleri de tahrip edilmiştir.


İstanbul Lalesi


Lale, İstanbul’un simgesi olarak kabul edilir. İstanbul Lalesi özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısı ile 18. yüzyıl arası en parlak dönemini yaşamıştı. İstanbul Lalesi, Avrupa lalelerinden çok farklıydı. Ancak ne yazık ki bu lale türü 19. yüzyılda yok olmuştu. İstanbul Lalesi; badem şekli çiçekli, hançeri yapraklı ve sivridir.


Lale’nin pek çok çeşidine rastlanıyor. Bunlar arasında en dikkat çekicilerinden biri de İstanbul Lalesi’dir. İstanbul Lalesi, form itibarıyla alışılmış lalelerden oldukça farklıdır. Hançeri sivri yapraklı, badem şeklinde çiçekleri olan İstanbul Lalesi’nin bir zamanlar 1588 çeşidi olduğu söylenirdi. İstanbul Lalesi’ni tanımadan önce lalenin Anadolu’daki yolculuğuna kısaca göz atalım:


Selçuklular, Anadolu’ya lalelerle birlikte yerleştiler. Bu topraklara lale soğanları ekmekle kalmayıp; camileri, mezar taşlarını, sanat eserlerini, sarayları lale motifleriyle süslemeye başladılar. 11. yüzyılda Anadolu’ya giren laleye 13. yüzyılda Mevlana’nın dizelerinde de rastlarız. Osmanlılar da laleyi çok sevdiler ve fethettikleri toprakları lalelerle süslediler.İstanbul’un fethinin ardından lale Avrupa topraklarına ayak bastı. Padişah kaftanları, saray eşyaları da lale motifleriyle bezendi. Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman ve III. Ahmet “Lale” ye en düşkün padişahlardı.


Lale Devri


İstanbul Lalesi adı verilen, iğne uçlu taç yapraklı çiçek 16. yüzyıldan itibaren kendini gösterdi. 18. yüzyılın başında Osmanlı Tarihi’nde adını bir devre veren lale, artık her yıl düzenlenen özel festivallere konu oluyor, tüm İstanbul rengarenk lale bahçeleri içinde eğleniyordu. III. Ahmet Dönemi’nin bu eğlenceleri Levni’nin resmettiği birbirinden güzel eserlerde görülür. Lale Devri’nde Osmanlı başkenti İstanbul sadece lalelerle süslenmekle kalmaz; ülkede yenilikler peşpeşe gelir. İlk matbaa, kumaş, kağıt fabrikaları, Avrupai mimari tarzı, Haliç’in islahı bu döneme rastlar.


Bu dönemde laleler renk ve şekillerine göre farklı isimler alır ; fevvarei nur (nur fıskiyesi), necmi çemen (çimen yıldızı) , lali muzab (erimiş yakut; erimiş dudak) , dameni dür (inci eteği) gibi tamlamalarla çağrılırdı. İstanbul’un Laleleriyle ilgili kitaplar kaleme alınıyordu.


İstanbul Lalesi Yeniden Hayat Buluyor


Yıllarca İstanbul’u süsleyen bu özel lale 19. yüzyıl ile birlikte kayboldu. İnce yapraklı narin laleler görülmez oldu. Başlatılan genetik çalışmaların ardından, İstanbul Büyükşehir Belediye’sinin çabalarıyla İstanbul Lalesi yeniden yaşama döndürülüyor. İstanbul yıllar sonra yeniden kendine has bu zarif bitkiyle süslenecek. Çünkü “En güzel lale İstanbul’da yetişir...”

MALTA KÖŞKÜ







Boğaz 'ı, Üsküdar 'ı ve Eminönü 'nü gören geniş manzarasıyla Malta Köşkü, tarihi bir ambiansta yemek yemeyi, huzurlu bir ortamda çay içmeyi dayanılmaz bir keyif haline dönüştürüyor. Yıldız Parkında içinde yer alan Malta Köşkü özellikle haftasonu Pazar günleri park içinde koşu yapanların kahvaltı ya da brunch için spor sonrası uğrak yeri oluyor.


Şehrin göbeğinde, Yıldız Parkı'nın inanılmaz sukuneti ve Boğaz'ın nefis manzarası eşliğinde yiyeceğiniz yemeklerinizde mekanın ambiansına uygun olarak alaturka müzik yayını yapılıyor. Restoranında Türk mutfağından dünya mutfağına, seçme lezzetleri birarada bulabileceğiniz köşkte haftasonları brunch ve gün boyu açık büfe yemek servisi veriliyor. Yazları ve baharda açık havada ve kışın serasında yemek servisi de verilen köşk, Beltur işletmesinde olduğundan içki servisi yok. Fiyatları şehrinde göbeğinde böylesi bir manzara ve ortam için oldukça cazip.


Ayrıca yaz günlerinde Malta Köşkü yakınında kurulan kır kahvesi de kafeterya mönüsünden örneklerle müşterilerini ağırlıyor. Dondurma, soğuk- sıcak içecekler, tost, sandöviç ve pasta çeşitlerini tadabileceğiniz kır kahvesinde açıkhavada keyif yapmanızı tavsiye ederiz. Her gün 09.00-22.30 arasında açık.